2 Ekim 2010 Cumartesi

Sıkıcı ! (4. Bölüm)

Bir insanın ne kadar olgun olabileceğinin ölçüsü, ne kadar utancı tolore edebileceğiyle doğru orantılıdır- Douglas Engelbart

Tarife göre eczaneye yürümeye başladım sol ayağımı sürüyerek. Yolda hiç tanımadığım, benim yaşlarımda bir adam bana adımla hitap ederek 'Selam abi, naber?' dedi. Bu adamla ilgili kafamda en ufak bir hafıza kayıtı yoktu. İçinde bulunmaktan en nefret ettiğim durumlardan biridir bu, tanımış gibi yapsam ve durup konuşmaya kalksam daha fazla soru sorabilir ve onu tanımadığıma dair foyam ortaya çıkabilirdi, sadece 'İyidir, sağol' diyerek yoluma devam etsem karşı taraf üzerinde hakkımda bir daha asla geriye döndüremeyeceğim bir izlenim bırakabilirdim. Ani bir kararla, 'Sağol, sen nasılsın, işler nasıl?' demeyi tercih ettim bir kaç saniye içinde yiyeceğim gole hazırlanarak. Golü yediğimi anlamıştım dudağından dökülen 'Görüşemedik abi o geceden sonra' cümlesiyle. Ne gecesiydi ki bu ? Adamı tanımıyorum bile, böyle insanlar bir şehrin tüm telefon rehberini ezberleyebilirmiş gibi geliyor bana bu tip durumlarda. 'Ya evet görüşemedik, sen neler yaptın o geceden beri?' diye karşı atağa kalktım tamamen bir kaosun içine sürüklendiğimi bilerek. 'Ne olsun işte, Burcu'dan ayrıldım, şimdi bir yazılım firmasındayım' dedi. Burcu kimdir ya? Sanki karşımda bir darbeli matkap var beni darmadağın etmek için tüm gücüyle çalışan. 'Nasıl memnun musun bari yeni işinden?' diye sorsam uzayıp gideceğini biliyordum bu çok anlamsız yapmacık konuşmanın. 'Neyse hayırlısı olsun, kusura bakma ama benim bir yere yetişmem lazım, görüşelim bir ara, kendine iyi bak' diyerek kurtulmaya çalıştım daha fazla batmamak için. 'Abi senin cep bende yok, bir çaldırsana kaydedeyim' dedi. Bitmiştim. Demek ki onun cebi bende kayıtlıydı. O bana ismimle hitap ederken ben ona sen diye hitap etmiştim tüm konuşma boyunca zaten. Şimdi adını bilmediğim bir adamın cebini nasıl çaldıracaktım rehberimden? Tam eveleyip geveleyecekken ilahi bir el zihnime dokunarak 'Benim telefon çalınmıştı, rehberim silindi, benim numaram xxxxxxxxx' diye cevap verdirtti bana.  Hemen numaramı tuşlayarak 'Çaldırıyorum, sen de kaydet benimkini' dedi adam. Telefonumun ekranını gizleyerek 'Beyoğlu adam' diye kayıt girdim rehbere. Bir gün beni cebimden arasa 'Naber Beyoğlu adam?' diye cevaplayamazdım ki telefonu, daha acı bir diyalog başlayacağını tahmin ediyordum ilk aramasında.  El sıkışıp 'görüşürüz' dedik birbirimize. Yine de ucuz kurtulmuştum, ya yanımda birileri olsa ve yanımdakilere o adamı ismini söyleyerek tanıştırmak zorunda kalmış olsaydım? O tip durumlarda yanımdaki kişi/kişilerin ismini söylüyorum sadece, karşı tarafın da kendi adını açıklamasını bekleyerek , böylece ben de öğrenirim adını diye düşünüyorum, en pespaye kurnazlık. Onu tanıyamadığımı kibarca özür dileyerek dile getirsem ne kaybederdim ki, tüm bu ızdıraptan kurtulmuş olurdum ama bu tip durumlarda da karşı taraf kendinin önemsenmediğini düşünüp bozulabilir diye düşündüm. İnsanlığın kendi başına sardığı en büyük belalarından birisini öyle veya böyle atlatmıştım.

Eczaneye ulaştım, eczacı kalfası internet başındaydı, birileriyle yazışıyordu. Yara bantı istediğimi söyleyince aralarındaki fiyat farkı tam tamına % 1000 oranında fark gösteren ürünler gösterdi, makul olan birini seçtim. Bir sandalyeye oturdum, bandı yapıştırmak üzere ayakkabımı ve çorabımı çıkarmaya çalışırken, her zaman özenli ve  temiz çoraplar giymeye çalıştığım için takdir ettim kendimi, insan ayakkabısını nerede çıkarmak zorunda olacağını kestiremiyor neticede. Yeni bir çorap giymek, tam giydiğim anda çok nefis hissettirmiştir bana her zaman, pamuklu da olsa, merserize de olsa garip, ipeksi, sıcak bir yumuşaklık duygusu veriyor. Bir kaç yıkamadan sonra gider ama o duygu. Sanırım aşka ait duygular da böyle tüketiliyor çoğu zaman. Her seferinde yeni bir aşk bulunmaz ki ama yeni çorap alır ya da giyer gibi. 'Mükemmel bir aşk yaratmak yerine mükemmel bir sevgili yaratmak için harcıyoruz zamanımızı boşuna' diyor A.B.D.'li yazar Tom Robbins. Demek ki ayağında güzel çorapların varken hiç bir zaman yağmurda koşmayacaksın, mükemmel bir sevgi yaratmak için de böyle yapmak gerekli ama kaç kişi becerebiliyor ki diye düşündüm. Yara bandının gazlı bez kısmını tam yaranın üzerine denk getirmeye çalıştım aynı bandı bir kaç sefer yapıştırıp yeniden çıkararak. İçeri giren bir müşterinin uzattığı reçeteyi görünce eczacıları düşündüm bu sefer. Nasıl bir kitleydi ki bu meslek grubuna ait insanlar? Nasıl okuyabiliyorlardı o reçetelerdeki okunması imkansız kelimeleri hiç bir zorluk çekmeden? Fakülte sonrasında, sümeroloji, ejiptoloji, sembolizm gibi her türlü bilgiyi bir chip ile beyinlerine mi yerleştiriyorlardı? Tecrübeyle oluyor desem değil, meslek hayatına yeni başlayan genç bir eczacı dahi hiç zorlanmadan okuyabiliyordu bu reçeteleri, tam bir muamma, kimsenin de çözebileceğini düşünmüyorum. Peki doktorlar, onlar neden bu şekilde yazıyorlar? Hasta anlamasın ne ilaç yazıldığını, bu sadece eczacılarla onlar arasında kalsın gibi gizli bir ittifak var sanki iki meslek grubu arasında. Kalfa hastaya ilacı uzatırken 'Sizin yaşınız daha çok genç, kendinize mi alıyorsunuz bunu? ' diye sordu. Uzattığı ilacı görünce başta beyin olmak üzere vücuttaki tüm kan akışını genital bölgeye yönlendiren ve literatürde 'mucize' olarak adlandırılan ilaçlardan biri olduğunu anladım.

Çok değerli bir dostumla yaptığımız konuşmada bu küçücük hapların ekonomi üzerinde nasıl canlandırıcı bir etkisi olduğunu ve buna ilişkin en ufak bir makale dahi yazılmadığını söylemişti. Ne kadar haklıydı, ununu elemiş, eleğini asmış ve sade rutinleri dışında hiç para harcamayan bir sürü erkek bu ilaçlarla öyle veya böyle işlevsel hale gelerek kendilerine cesurca sevgili ediniyor, bu sevgililere türlü hediyeler alıyor, otel odaları tutuyor, yemeklere götürüyordu, sağa sola dağıtılan bahşişler de cabası. Hatta bu erkekler kamuoyunun tanıdığı kişilerse ve yakalanırlarsa haberin niteliğinden dolayı gazetelerin tirajları, tv kanallarının izlenme oranları ve buna bağlı reklam gelirleri artıyordu. Bu olayın sadece erkeklere yönelik bölümüydü tabi ki, kadınlar da yeni sevgililerine kendilerini beğendirmek için kişisel bakım, kıyafet vb. konularda çok daha fazla harcama yapıyorlardı. Küçücük bir hapın içine dev bir ekonomi gizlenmişti resmen. Ama neden bu genç delikanlı bu hapa ihtiyaç duyuyordu eğer fizyolojik bir bozukluğu yoksa diye merak ettim bunun gibi gençlerin bu tip ilaçları kullandığına daha önceleri de şahit olan birisi olarak. Tek sebebi erkeklerin işin niceliksel kısmıyla ilgili lise çağlarından beri birbirlerine muzaffer bir komutan edasıyla anlattıkları desteksiz palavraları gerçeğe dönüştürüp kanıtlama ihtiyacı olabilirdi. Cebimdeki birkaç bozukluğu çıkardım yara bandının ücretini ödemek için buruş buruş bir sürü kasa fişi ve kredi kartı sliplerini cebimden düşürerek, hiç bir zaman öğrenemeyeceksin bunları tertipli bir şekilde katlayıp cüzdanında tutmayı diye düşünerek.

5. bölüm geliyor, kalın sağlıcakla...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder