13 Ekim 2010 Çarşamba

Sıkıcı ! (9. Bölüm)

Küçükken kaçırılmıştım ve parmağımın bir kısmını kesip babama gönderdiler. Babam daha fazla kanıta ihtiyacı olduğunu bildirdi. - Rodney Dangerfield.


Yaprak ciğeri bitirmiştim ve ana yemeğe fazla yer kalmamıştı midemde her zaman olduğu gibi. Sivaslı'nın 'Et mi, balık mı abi? sorusunu 'Şiştim, biraz sonra söylerim belki, balık ne var? diye cevapladım. Her zaman küçük balık seven biri olarak, saydığı seçeneklerden 'Tekir'i beynimin baş köşesine yerleştirip rakımla oyalanmaya devam ettim. Sıkışmıştım onca rakı ve sudan sonra, tuvaletin yerini sordum. Tuvalete gideceği zaman sırf kibarlık olsun diye 'lavabo nerede?' diye sorulmasını hep garipsiyorum. Oraya ne için gidildiği çok bellidir ve herkes amacınızı bilir. Neticede, 'lavabo nerede?' sorusuyla oraya gittiğinizde lavaboya işemiyorsunuz, klozet ya da pisuvara yapıyorsunuz her ne yapacaksanız. Amerikalılar bu konuyu restroom (dinlenme odası) kelimesiyle çözmüşler akıllarınca. 'Dinlenme Odası' da bambaşkaymış diye geçti aklımdan, dışarıdan tık tık tık yapıldığında öhö, öhö cevabının alındığı klasik tuvalet klişesinde, tık tık tık yapıldığında, içeriden 'Cık cık cık, hayvan gibi gürültü yapıyorsunuz, içeride uyuyan mı var, hasta mı var umurunuzda değil' cevabının gelmesi lazım normalde. 


Tuvalete gittim, içine yüksekçe bir adım atılarak girilebilen ve kapısı akordeon tipinde sürgülü olan tek kişilik tuvaletlerdendi. Kapısını arkadan kilitlediğimde, işim bitince kapı kilidi tutukluk yapar mı korkusu düştü içime. Bir kaç kere başıma gelmişti bu durum, mevcut klostrofobimle ve 200'e çıkan nabzımla kapıları yumruklamış ve çıktığımda sanki soğukkanlı gibiymişim gibi davranmaya çalışmıştım kapıyı açan komi ya da garsonun karşısında. İçeride pisuvar yoktu. Ayakkabımın burnunun ucuyla klozet kapağını kaldırdım mecburen. Bunu akıl etmeyenler yüzünden klozet kapağının üzerinde yer yer idrar damlaları vardı, ben yine de kaldırmayı tercih ettim. İşemek için değil, diğer iş için gelenler genelde ayakkabılarıyla tünemek zorunda kalıyorlar o klozetin üzerinde. İşte bir insan evladının düşebileceği en komik ve sıkıntılı durumlardan biri. İster erkek, ister kadın olsun, bu durumda bir kamerada kendisini izleyebilse ne amaçla yaratıldığını düşünüp ve o an ne kadar komik bir şey yaptığını görüp kendinden de yaşamdan da tiksinmesi çok doğal. Denge sağlama, hedefi tutturma, tutunacak yer arama, elbiseyi sağa sola değdirmeme telaşı derken, tüm karizmasına rağmen bir sirk maymunundan biraz daha hallice olduğunu anlayabilir herkes o görüntülere bakınca, olayın en acı tarafı da tüm bu zulümün üzerine, içeride tuvalet kağıdının olmadığını görmektir. Tam bir yıkım anı ve umutsuzca zımpara tadı verecek havlu kağıdı arayan bir çift göz ! Eğer tuvalet tek kişilik değilse birkaç kabinden birinin içindesinizdir muhtemelen ve havlu kağıt da arayamazsınız o gözlerle, beterin beteri var. Eğer havlu kağıt yerine sıcak hava üfleyen el kurutma makinesi varsa o daha da beterin beteridir böyle bir durumda.


İşim bitince, 'Visam Lord' markalı sifonu çektim ve büyük bir gürültü çıkardı sifon. Lord ünvanı genelde soylu kişilere verilir Birleşik Krallık'ta, bir de 'Tanrı' anlamında kullanılır 'Lord' sözcüğü İngilizcede.  Visam Lord ! Sanki yabancı bir ülkede pasaport kontrolünde elinde o plastik sifon haznesini göstersen, 'Büyükelçilikten değil, Tanrı'dan aldım vizeyi koçum' diyerek geçebilirmişsin gibi. Bu nasıl bir markadır hiç bir zaman çözemedim. Loş ışıkla ve harekete duyarlı sensörle aydınlatılmış bu tek kişilik tuvalette bir gidip bir gelen ışığı yeniden yakabilmek için John Travolta'nın 'Saturday Night Fever' filmindeki dansının bir benzerini yapıyordum içeride. Işık yandığında lavaboda duvara sabitlenmiş sıvı sabun haznesini pompalayarak akıttığım sabunla yıkadım ellerimi, kargacık burgacık olmuş ve daha önce kim tarafından kullanıldığını bilmediğim bir sabun olmadığına şükrederek. Nedense, işeme sonrası genital bölgenin ya da klozete oturduğunda oraya temas eden bacakların hem erkekler hem de kadınlar tarafından hiç yıkanmadığını da düşündüm. Bu şekilde evrileceksek, uzak gelecekte hijyenik bir cinsel ilişki de sadece el sıkışarak yapılacak demektir. Asıl komik olan, bir tuvaletin her bir mili karesinde ortalama 49 mikrop varken, bir iş yerindeki çalışma masasının her bir mili karesinde ortalama 21,000 mikrop varmış, insanlar o masaların üzerinde geniş geniş yemek yiyorlar ve o masalar çok nadiren temizlenir. Öğretilene değil, okuyarak öğrendiğine bakacaksın. 


Tuvalet çıkışında benden sonra içeri girmek için bekleyen bir kişi vardı, kadınlar tuvaletinin önünde de üç kişi vardı. İşeme süresi hemen hemen aynı olsa da, içeride ayna karşısında geçirilen vakit oldukça daha fazlaydı kadınlar için. Masama döndüm. Sivaslı yeniden 'Abi sıcak alacak mısın?' diye sordu. Beynimin baş köşesinde duran tekir fikrini kustum hemen kendisine yanında bir tek rakı daha isteyerek. Tekir de, gerçekten tekir di ama, olması gerektiği kadar küçük, galeta unu, yağı, pişirme kıvamı süperdi. Acıkmadığımı düşündüğüm halde, yeme esnasında acıkmış olduğumu hissettim. Üstüne gelen meyveyi de 'Benim ikramım abi' diyerek getirdi Hüseyin. Yemeğim çok keyifli bitmişti, üstüne sade bir kahve ile vişne likörü istedim.   'Hesabı da alıver Hüseyin bir zahmet' dedim. 55 TL'lik hesap için getirdiği mobil pos cihazına kredi kartı şifremi girerken,  Hüseyin kafasını yan tarafa çevirdi utanarak. 20  TL bahşiş bıraktım bu candan Sivaslı'ya. B.kun kokusunu alabiliyorsanız, b.ku hissedebiliyorsanız, b.kun rengi de düşündüğünüz gibiyse, onun gerçekten b.k olup olmadığını anlamanız için illa ki onun tadına bakmanız gerekmiyor. Hüseyin için de mecazi anlamda aynı şey geçerliydi benim için, onun iyi biri olduğuna dair daha fazla kanıta ihtiyacım yoktu ki. İnsancıllığı, davranışı, utanma duygusu, cömertliği her şeyi anlatıyordu. O adamdı, o 'Adem'di.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder