Asmalı Mescit'teki yürüyüşüm, tünel istikametine giderken sağ tarafta bulunan ve garsonunu ikna etmek için her türlü yolu denediğim, başarılı olamayınca da işi şerefsizce bir duygu sömürüsüne dökerek başarıya ulaştığım içkili bir lokantada son buldu. Aslında yüklü bir bahşiş vererek bu konuyu çözebilir her insan. 'Ne alırsın abim?' diye sordu ikna olmuş garson. Olimpiyatların açılış seremonisindeki meşale neyse, Türk meyhane kültüründe de aynı şey olan peynir, kavun ve rakı ile başlamak istediğimi söyledim kendisine. Neticede ben de bir olimpiyat rekoruna koşabilirdim sonrasında. Siparişlerim hemen geldi. Meze olarak ayrıca ne istediğimi sordu Sivas'lı olduğunu sonradan öğrendiğim garson. Deniz börülcesi (Harry Potter hikayesinden fırlamış fantastik ve sihirli güçleri olan ucube bir gıda adı) , Şakşuka ( Sustalı ya da öldürücü bir silah, veya şipşak foto adına benzer), Babagannuş ( Dumur kelimesi, kim bulmuş, nasıl uydurmuş, 10 puan !) istediğimi söyledim sıraladığı seçenekler arasından. Rus mu, Amerikan mı olduğuna halen karar verilememiş, ikili oynayan bir casusun icat ettiğine inandığım o meşhur mayonezli salatayı otomatik olarak reddettim. Sivas'lıların yurdun tüm metropollerine dağılarak gerçekleştirdikleri bu garsonluk mesleğinde sayıca çok kalabalık olduklarını biliyordum. Ama midye dolma konusunu tek başlarına domine eden Mardin'liler tam bir muamma benim için. Denizin bir damlasını bile görmemiş, bir arkadaşımın tabiriyle, gördükleri en derin suyun bir sürahiden ibaret olduğu bu coğrafyaya ait insanlar, tüm midye dolma pazarını ellerinde tutuyorlardı her ne hikmetse. Bu bir eskimonun, kavurucu Afrika sıcağında yelpaze satmasıyla aynı şeydi, ancak, pratikte Mardin'liler bunun gerçeğini ispatlıyorlardı akıl almaz bir şekilde.
Sonradan söylediğim soğuk mezeler de geldi, garsonun, 'bu benden abi' diyerek önüme koyduğu iki parça pastırmalı paçanga böreği de yaptığım duygu sömürüsünün bonusuydu hiç talep etmemiş olmama rağmen. Ünlü bir müzisyenimizin ettiği laftan dolayı gündeme oturan 'Arabesk kültür' tartışması, Sivaslı'nın gönlünden gelen paçanga böreği ile bambaşka bir boyut kazanmıştı benim için. Sadece sohbet ettiğiniz ve tanımaya çalıştığınız bir garson tarafından Viyana'da ücretsiz bir schnitzel yeme şansınız yoktu neticede. 'Bana karşı çok soğuksun, bana karşı çok sıcaksın' tartışmalarının sürdüğü bir çok ilişkiyi göz önüne alınca, Sivas'lı garson gönülsel bir 'ara sıcak' yapmıştı bana her coğrafyada kutsanası bir şekilde. İnisiyatif böyle birşey işte, patronuna sormadan risk alıyordu üç kuruş maaşıyla cesurca, bir de eğitimli olsa, herhangi bir kurumsal firmada, başarı grafiklerinin hep dikey görüntü çizdiği bir sunumu anlatan çok değerli bir lider olabilirdi kolayca, insan, empati, gönül, ilişki ve hedef odaklı yaklaşımından dolayı.
Her zamanki gibi tek rakı içiyordum bol su ve buz eşliğinde. İlk iki kadeh 45. dk. içinde bitmişti bile. Yanımdaki masalarda türlü türlü insanlar vardı. Bıyıkları nikotinden sararmış ve sesi Diane Krall ve Tom Waits'den iki kat daha kalın ve hırıltılı şekilde çıkan bir amca, tanımadığım birinin sülalesini yakında nasıl iğfal edeceğini anlatıyordu arkadaşlarının 'ben olsaydım çoktan yapmıştım abi' onaylamalarıyla. Bir diğer masada, aslında üstüne hiç yakışmadığı halde Asmalı rakı ortamına iğreti bir çıkartma gibi yapıştırılımış ve 'ben hep rakı içerim zaaaten aşkımmm ' duruşunu ispatlamaya çalışan bir kadın oturuyordu rakı kültürüne onun gibi hiç alışkın olmadığı belli olan zıpçıktı sevgilisiyle. Diğer masada da iş çıkışında geldikleri belli olan ve 'aman ne güzel eğleniyoruz bu akşam' kisvesine kendilerini inandırmış ama her birinin sokaktan geçenlere bakındığı ve sahip oldukları gizli mutsuzluklarının ne olduğunu kendilerine ifade edebilecekleri ama masadakilere dürüstçe ifade edemeyecekleri dört kişi oturuyordu. Üç farklı masa, üç farklı ortam. Hepsi iğreti, hepsi saçmalıyor diye düşündüm. Alkollü bir sofrada havada uçuşan palavralar ne çoktur. Hiç gerçekleşemeyecek müthiş iş projeleri, sevgiye dair şairane cümleler, incir çekirdeğini doldurmayacak seks, siyaset, spor geyikleri. Erkekler kendi aralarında hep seks, siyaset ve spor konuşurlar, kadınların ne konuştuğunu bilemiyorum. Bilmekte istemiyorum aslında. Muhtemelen ya mevcut ya da potansiyel eş ve sevgililier çekiştiriliyordur, birbirine tam destek verme görüntüsündeki kadınların aslında bir diğerinin mutluluğundan mutsuz olacağını ve bunalıma gireceğini öğrenmiştim. Erkekler için tüm bu içkili sohbetlerin sonu hep din, uzaylılar, kozmoz ya da felsefe konusuyla bitiyor nedense. Bir de kendi masama baktım, gerçekten yalnız olmak istiyordum o akşam. Telefon yakınlığında ve bana eşlik edecek bir çok kişiyi arayabilirdim yakın çevremden ama istemedim bunu. Ne yediğimden, ne de içtiğimden tam anlamıyla zevk alabiliyordum karşıya geçerken alkollü yakalanmama sendromuyla. En kötüsü, aracı burada bırakır öyle geçerim karşıya, ertesi gün gelip alırım aracımı yeniden diye düşündüm tüm bu angaryanın akşamki kısacık keyfimden daha önemsiz olduğunu bilerek. Angarya da angaryaydı ama, yüzünde ve bedeninde yanmayla uyandığın, ağzının kupkuru olduğu, rüyanda dahi lıkır lıkır soğuk bir içecek içtiğini gördüğün, canının yemek bile istemediği öğlene yakın bir vakit uyanıp, taksi ya da bir kaç vasıta değiştirerek yapmak zorunda olacağın, sıkıcı, yorucu bir angarya yolculuk olacaktı bu, bir de dönüşü vardı gündüz trafiğinde. Kutunun içine bakınca 4-5 sigara olduğunu anladığımda sigaramın çok azaldığını fark ettim. Astronotlar uzay yolculuğundan dönerken yakıtlarının azaldığını görünce bile böyle bir panik hissetmiyorlar. 'Houston, sanıyorum bir sorunumuz var' diye başlayan ve uzay aracından NASA'ya yapılan konuşmanın benzerini Sivas'lı garsonla 'Hüseyin, la olm bana bir sigara aldırsana' diye yapıyordum panik halinde.
Bu mereti bırakmayı denemiştim bir çok sefer. Başarılı da olmuştum. En uzun süren denememde, detayını söylemek istemediğim acı verici bir cenazede yeniden yakmıştım mereti. Aklımda hiç yokken ve sigarasızlıkla kendimi çok iyi hissediyorken yenik düşmüştüm bu saçma sapan merete bir kez daha. Meret derken, Merit markalı sigarayı da hatırladım, acaba Türk bir pazarlamacı mı yaratmıştı o Amerikan markasını ? 'Şahane slogan olurdu bir Türk markası olsaydı eğer, 'Bırakamazsınız bu Merit'i' !
Bir kısmını yediğim bir kısmını yiyemediğim mezeleri kaldırmasını istedim Hüseyin'den 'bana bi tek daha alsana' diyerek. 'Ara sıcak ne alırsın abi?' diye sordu öncesinde yaptığı o güzel ara sıcağı unutarak. 'Ne var?' diye sordum. Yaprak ciğerden, tereyağlı karides güveçe, kalamardan ahtapot ızgaraya kadar bir çok seçenek saydı. Yanında soğan ve maydanozla gelen yaprak ciğerin yeri ayrıdır benim için her zaman, bir de balık kokoreçin. Balık kokoreç olmadığı için yaprak ciğerde karar kıldım. Gelen tüm meze ya da yiyecekler beyaz örtü üzerinde beyaz tabaklar içinde geliyordu. Sıradandı. Kahvaltı sofralarını hatırladım, irili ufaklı beyaz kahvaltı tabaklarında içine konan zeytin, peynir domates vb. herşey ne kadar güzel, parlak ve renkli görünür o sofralarda diye düşündüm. Kahvaltı servisleri beyaz olmalıydı her zaman, meze tabakları ise Ege'yi yansıtır gibi mavili, kırmızılı tabaklarla servis edilmeliydi. Bunları düşünürken 'Vaaay Kerem baba naber ?'sesiyle irkildim enseme inen şaplakla. Bu, en son üç yıl önce gördüğüm bir arkadaşımdı, yanında da Afrodit'e genlerini tarih öncesinde vermiş bir kadın edasıyla durmaya çalışan bir kız vardı. 'Sağol hocam, senden naber?' dedim. 'İyidir, ne olsun, takılıyoruz buralarda, tanıştırayım, arkadaşım Müge' dedi. Müge, üzerine aldığı Zoro tadındaki siyah şalının altından çıkardığı ve 'Ben ulaşılmaz ve çok özel bir kadınım, sen de kimsin ? ' havasıyla uzattığı eliyle sıktı elimi 21 gram filmindeki 21 gramlık bir ruh hafifliğiyle. Sen kimsin kardeşim ? El sıkmak ciddi bir konudur, samimiyet belirtir sıkıca el sıkmak, güven uyandırır. Kerhen el sıkan insandan kaçacaksın, ya problemlidir, ya öz güveni yoktur, ya da kibirlidir. Müge bu üçünden biriydi, bence üçüncüsüydü. Aslında rağbet gören bir yere gelmişti ama asıl istediği Reina-Sortie tadında bir yerdi, mutsuzdu istemediği bir yerde tanıştırıldığı insanlardan. Arkadaşımın da kafasını düdükleyecekti gece boyu burada olacağı için belli ki. 'Oturun, birşeyler için' dedim. 'Yok, kaçalım, Babylon'a gitmemiz lazım' dedi. 'Tamam o zaman, size iyi eğlenceler' dedim. Ne eğlencesi, 'By the rivers of Babylon' durumu olacaktı Boney M şarkısındaki gibi, kız gürül gürül akacaktı sinüzitli bir burun gibi arkadaşımın üzerine. Neyse, kendi düşünsün dedim içimden buz kovasında cılkı çıkmış bir kaç buza bakıp 'Hoop Hüseyin' diyerek...
Bu mereti bırakmayı denemiştim bir çok sefer. Başarılı da olmuştum. En uzun süren denememde, detayını söylemek istemediğim acı verici bir cenazede yeniden yakmıştım mereti. Aklımda hiç yokken ve sigarasızlıkla kendimi çok iyi hissediyorken yenik düşmüştüm bu saçma sapan merete bir kez daha. Meret derken, Merit markalı sigarayı da hatırladım, acaba Türk bir pazarlamacı mı yaratmıştı o Amerikan markasını ? 'Şahane slogan olurdu bir Türk markası olsaydı eğer, 'Bırakamazsınız bu Merit'i' !
Bir kısmını yediğim bir kısmını yiyemediğim mezeleri kaldırmasını istedim Hüseyin'den 'bana bi tek daha alsana' diyerek. 'Ara sıcak ne alırsın abi?' diye sordu öncesinde yaptığı o güzel ara sıcağı unutarak. 'Ne var?' diye sordum. Yaprak ciğerden, tereyağlı karides güveçe, kalamardan ahtapot ızgaraya kadar bir çok seçenek saydı. Yanında soğan ve maydanozla gelen yaprak ciğerin yeri ayrıdır benim için her zaman, bir de balık kokoreçin. Balık kokoreç olmadığı için yaprak ciğerde karar kıldım. Gelen tüm meze ya da yiyecekler beyaz örtü üzerinde beyaz tabaklar içinde geliyordu. Sıradandı. Kahvaltı sofralarını hatırladım, irili ufaklı beyaz kahvaltı tabaklarında içine konan zeytin, peynir domates vb. herşey ne kadar güzel, parlak ve renkli görünür o sofralarda diye düşündüm. Kahvaltı servisleri beyaz olmalıydı her zaman, meze tabakları ise Ege'yi yansıtır gibi mavili, kırmızılı tabaklarla servis edilmeliydi. Bunları düşünürken 'Vaaay Kerem baba naber ?'sesiyle irkildim enseme inen şaplakla. Bu, en son üç yıl önce gördüğüm bir arkadaşımdı, yanında da Afrodit'e genlerini tarih öncesinde vermiş bir kadın edasıyla durmaya çalışan bir kız vardı. 'Sağol hocam, senden naber?' dedim. 'İyidir, ne olsun, takılıyoruz buralarda, tanıştırayım, arkadaşım Müge' dedi. Müge, üzerine aldığı Zoro tadındaki siyah şalının altından çıkardığı ve 'Ben ulaşılmaz ve çok özel bir kadınım, sen de kimsin ? ' havasıyla uzattığı eliyle sıktı elimi 21 gram filmindeki 21 gramlık bir ruh hafifliğiyle. Sen kimsin kardeşim ? El sıkmak ciddi bir konudur, samimiyet belirtir sıkıca el sıkmak, güven uyandırır. Kerhen el sıkan insandan kaçacaksın, ya problemlidir, ya öz güveni yoktur, ya da kibirlidir. Müge bu üçünden biriydi, bence üçüncüsüydü. Aslında rağbet gören bir yere gelmişti ama asıl istediği Reina-Sortie tadında bir yerdi, mutsuzdu istemediği bir yerde tanıştırıldığı insanlardan. Arkadaşımın da kafasını düdükleyecekti gece boyu burada olacağı için belli ki. 'Oturun, birşeyler için' dedim. 'Yok, kaçalım, Babylon'a gitmemiz lazım' dedi. 'Tamam o zaman, size iyi eğlenceler' dedim. Ne eğlencesi, 'By the rivers of Babylon' durumu olacaktı Boney M şarkısındaki gibi, kız gürül gürül akacaktı sinüzitli bir burun gibi arkadaşımın üzerine. Neyse, kendi düşünsün dedim içimden buz kovasında cılkı çıkmış bir kaç buza bakıp 'Hoop Hüseyin' diyerek...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder