28 Eylül 2010 Salı

Sıkıcı ! (3. Bölüm)

Olduğunuz gibi olun, böylece çok nadiren sıkılırsınız.-Zack Aaronson

İstiklal Cadde'sine yeniden çıktığımda karnımın acıktığını hissettim. Böyle bir caddede yemek yemek için o kadar çok seçenek var ki, aklımda da önceden belirlenmiş bir yiyecek olmadığından karar verebilmek için uzunca bir süre yürümek zorunda olacağımı biliyordum. Yürümeye başladığımda sol ayağımdaki ayakkabının ayak bileğimin arkasını acıttığını fark ettim. Ayaktayken sol ayağın arkasına bakmak zorluyor insanı, kafamı Exorcist filmindeki kız gibi 180 derece döndürmek zorunda kaldım geriye. Kanıyordu ayak bileğimin arkası. Sol bacağımla normal adım atarsam acımaya devam ediyordu, bu nedenle sol bacağımı sürüye sürüye yürümeye başladım yakınlarda bir eczane bulabilmek için. Yürüdüğüm güzergah üzerinde bulamayınca herhangi bir esnafa sormaya karar verdim. Hemen yanı başımdaki küçük fast food dükkanına girdim ve döner tezgahından gelen ısıyla kavruldum. Hava zaten sıcaktı, bir de o ısı çok fena yapmıştı beni. Döner ustasına baktım, saatlerce ayakta duruyor ve o ısıyla burun buruna duruyordu. Böyle bir adam magmaya kadar ıslık çalarak gidip gelebilirdi, ya da güneşe yapılacak ilk insanlı uçuşu gerçekleştiren kişi olabilirdi. Resmen bir mucize duruyordu karşımda ve onun gibi bir sürü meslektaşı vardı etraftaki dükkanlarda. Mucize bana dönüp neşeli bir şekilde 'buyur abi, et mi tavuk mu olsun?' diye sordu. Ne yiyeceğime karar vermemiştim ama hem eczane hem de yiyecek bir şeyler bulmak ve yaralı ayağımla daha fazla yürümemek için 'sandviç ekmeği varsa et döner olsun' dedim. 'Yok abi, bundan var' dedi küçük pidemsi ekmeklerden birini göstererek. Kabul ettim, içine bolca domates  koymasını ve kızarmış patates koymamasını isteyerek.  Sandviç kelimesini de düşündüm, o da kader ortağı poğaça gibi, sandeviç, sandüvüç, sandöviç gibi çeşitli benzerlerine sahipti. İngiltere'de liman kasabası olan Sandwich'in 4. kontu John Montague tarafından, kumar oynarken oyuna ara vermek zorunda kalmamak için hızlı yenebilecek bir yiyecek olarak icat edilmişti. Muhtemelen lazımlığı da aynı kont icat etmiştir diye düşündüm. Döneri aldım, bir de ayran istedim. Dükkan çok küçüktü, oturacak yer yoktu ve içerisindeki ısı tahammül sınırlarımı aşıyordu. Bir elimde kitap torbası varken dışarıda yürüyerek yemek de zor alacaktı, ancak içeride de duramayacağımdan emindim. Ödeme yapmak için kasaya gittim, 5 TL tutmuştu siparişim. Bir bardak kahvenin aynı fiyata, belki daha da fazlasının ödenerek içildiği bir piyasada oldukça hesaplı bir alışveriş olmuştu, kıyaslamayı böyle yapınca 2 torba market alışverişiyle eve dönüyormuş gibi hissediyor insan.  Kasa'daki adama yakınlarda bir eczane olup olmadığını sordum, aldığım cevapla yaklaşık 300 metre daha yürümem gerektiğini anladım ve dükkandan çıktım.

Hangi ülkeden olduklarını anlamadığım ve hayatımda daha önce hiç duymadığım türde müzik çalan, kuru temizlemenin icadından bu yana kendini, elbiselerini ve örgülü saçlarını yıkamamış birkaç müzisyenin etrafında birikmiş kalabalığı geçerek İstiklal Caddesi'ni kesen yokuş aşağı sokaklardan birinde  bulunan, üzeri hasır kaplı küçük bodur taburelerin, alçak masaların olduğu çay evlerinden birine oturdum elimdekilerle. Bu tip yerler gösterişsiz ve güzel, burada içilen çay ya da kahvenin en güzel eşlikçisi gösteriş aramayan insanların samimi, bağırtısız çağırtısız, sakin sohbetleri oluyor benim için. Ancak, bodur tabureler ve alçak masalar da Liliput ülkesinde oturuyormuşum gibi hissettiriyor. Karşımdaki masada, kısa kırmızı saçlı, siyah ruj ve ojeleriyle gotik makyajlı bir kız ve anaya babaya uzun vadede bile adam olabileceğine dair en ufak bir ip ucu veremeyecek, keçi sakallı, dazlak ve üzerinde heavy metal gruplarından birinin adının yazılı olduğu bir t-shirt giymiş oğlan birlikte tavla oynuyorlardı. Benzer benzeri çekiyordu, bu ikisi nasıl tanışmış ve sevgili olmuşlardı,  ya da kendilerine biçtikleri bu tarz ve modele uygun yaşıyorlar mıydı?  Beyoğlu'nun yer altı rock barlarında head bang yaparken kafaları birbirlerine çarpıp tanışmış olabilirlerdi, muhtemelen kız hayata dair tüm asi, serin kanlı duruşunu bir tarafa bırakıp 'Önüne baksana hayvan, kafamı kıracaktın' demiştir. Oğlan da aynı şekilde tüm umursamaz asi metalci kisvesini bir yana bırakıp 'Çok özür dilerim yaa, birşey oldu mu, acıyor mu?' diye kedimsi bir dille cevaplamıştır. Çünkü kendileri değiller, kendilerine biçtikleri rolü oynamaya çalışıyorlar. Kızın oynatacağı tavla pulunu tek, tek ve ağır, ağır sayarak hareket ettirmesinden kazanma ihtimalinin çok az olduğunu anlamıştım, oğlanın da bu zulümün bir an önce bitmesini istediği çok açıktı, belli ki yapacak bir şey bulamayıp tavla oynamaya başlamışlardı. Oğlan kazanır diyordum ama kız da kazanabilir diye düşündüm tavlanın tarihçesi ardındaki gerçeği düşünerek. 1400 yıl önce Hint İmparatoru, Pers İmparatoruna satranç oyununu hediye olarak gönderir,  yanına da şöyle bir not koyar, 'Pers İmparatoru'na, kim daha çok düşünüyor, kim daha iyi biliyor, kim daha ileriyi görüyorsa o kazanır, işte hayat budur.' Pers İmparatoru da son derece alim bir vezir olan Büzur Mehir'e durumu anlatıp satranç oyununu çözmesini, sonrasında da Hint İmparatoru'na göndermek üzere yeni bir oyun icat etmesini ister. Vezir satranç oyununu çözer, 10 gün içinde de tavlayı icat eder. Tavlayı Hint İmparatoru'na yanında şu notla gönderirler. ' Hint İmparatoru'na, evet, kim daha çok düşünüyor, kim daha iyi biliyor, kim daha ileriyi görüyorsa o kazanır, ama biraz da şanstır, işte hayat budur !' Kız şansla kazanabilirdi, ama oğlan daha iyi biliyor, daha çok düşünüyor ve daha ileriyi görüyordu. Uzun vadede kendi şansını yaratmak adına çok geçerli bir dayanaktı bu herhangi bir insan için.

Dönerimi ve ayranımı bitirdikten sonra bir bardak çay sipariş ettim kendime içinde bir dilim traş limonla beraber. Bu ince belli çay bardaklarını her elime alışımda A:B.D.'de yaşadığım dönemi hatırlarım, nasıl da hasretini çekmiştim oradayken 'keşke o bardağı elimde tutsam ve Türkiye'de hoş, sıcak bir sohbetin içinde olsam sevdiklerimle' diye. Bir çay bardağı, ülkeme dair her güzel şeyi, kültürünü, mutluluğunu ve sıcaklığını küçücük camının içine nasıl da sığdırabiliyordu, ne kadar küçük bir detaydı ve ne kadar etkiliydi. Uzaklarda sıkılırken o bardak nasıl kıymetlenir, burada ise ne kadar sıradanlaşır, sıradan gibi gelen küçük şeylerin değerini her daim hatırlamak, şanslı olduğuna dair şükretmenin ve kendini mutlu kılmanın çok önemli bir yolu diye düşündüm yeniden.  Çayımı içerken, kızın oyunu kazandığını  havaya kaldırdığı elleriyle yaptığı şımarık danstan anladım, oğlan deliye dönmüştü sinirinden, hem bilgi ve öngörüsünün değerinin karşılığını alamayarak, hem de bunca süre kızın ağır aksak oyununa ve şanslı zarlarına katlanarak. Kız her halükarda kazançlı çıkmıştı, hem sıkılmamıştı, hem de oyunu kazanmıştı. Oğlan her ikisinden de mahrum olmuştu. İyi bir rakiple oynayarak kaybetseydi en azından oyun boyunca sıkılmamış ve keyif almış olacaktı. Demek ki kaybederken bile, geriye dönüp bakınca 'tüm bu süreç boyunca keyif aldım mı?' diye sormak gerekiyor, kaybederken kazanmak bu olsa gerek diye düşündüm. Bir bardak çaya 1 TL ödeyerek eczaneden yara bantı almak üzere kalktım küçük taburemden.

4. Bölüm geliyor, kalın sağlıcakla...


25 Eylül 2010 Cumartesi

Sıkıcı ! (2. Bölüm)

Sıkıcı kişiler birbirlerini de sıkarlar, ancak görünen o ki, bu bile onlara hiçbir şey öğretemiyor.-Don Marquis

Poğaça sorununu aklımdan çıkardım ve küçük bir büfeye uğradım bir paket sigara almak için. Son zamanlarda çeşitli ortamlarda gördüğüm dev boyuttaki çakmaklar ilişti gözüme, bunları kim alır ki diye düşündüm, nasıl bir açık görmüştü de sunmuştu piyasaya bunları üreticisi? Acaba bir araştırma sonucunda 300 kişilik gruplar halinde yapılan toplu seks sonrasında orgazm sigarası içme partileri yapma isteği içinde olan insanların varlığından mı haberdar olmuşlardı ? Bir erkek almaz böyle bir şeyi dedim kesinlikle, kadınlar alabilir, neticede tüm kadınlar yanlarında bavul büyüklüğünde, içlerinde neler olduğunu halen bilmediğim çantalar taşıyorlar. Bu çantaların içine konmak üzere ve aranılan şeylerin daha kolay bulunabilmesini sağlamaya yönelik özel organizer'lar yapılmış, durum bu kadar vahim, çantanın içerisi dev bir kara delik çünkü. Acaba bir günlüğüne bile olsa, kot pantolon cebine sadece bir ruj, bir rimel ve Rio karnavalını andıran anahtarlığından çıkardığı tek bir anahtarı cebine koyarak sokağa çıkma cesareti gösteren bir kadın var mıdır diye geçirdim aklımdan.

Sonra büfecinin durumuna odaklandım,  acaba kaç tanesinde klostrofobi gelişmiştir diye merak ettim o ufacık sıkış sıkış kulübemsi yerde. 'Sıkıcı' kelimesini en güzel açıklayan 2. durumdu büfecinin durumu yaşadığım trafik işkencesinden sonra. Büfecinin müşteriyle sohbet etme şansı da yok, bir büfeciyle müşterisi ne konuşacak ki ?Tek bir cümle ediyor müşteri hangi ürünü istediğini anlatan ve parasını uzatıyor, büfecinin verecek cevabı bile yok, sadece ürünü ve para üzerini veriyor, monoloğun ağa babası. Taksiciler daha şanslı bu konuda diye geçirdim aklımdan. İflah olmaz bir klostrofobik olarak o büfenin içinde hayal ettim kendimi, bir de hep orada yaşamaya mahkum olduğum düşüncesinin beynimi nasıl bir yanmış et parçasına dönüştürebileceğini.  Herhalde görevimin daha ilk saatlerinde panikten kapıdan bile çıkmayı akıl edemeyip küçük büfe penceresinden çıkmaya çalışırdım. Şükrettim halime yeniden ve 'Bir paket kısa ...... light verir misin' dedim 10 TL uzatarak. Para üzerini beklerken, Ortaçağ Avrupası'nda soğanların ödemelerde kullanıldığı geldi aklıma. Nasıl bir ödeme şekli geliştirmişlerdi ki soğanlarla? Cücüğünü para üzeri olarak mı veriyorlardı? Ya da merkez bankası tedavüle yeni para süreceği zaman taze soğan mı sokuyordu devreye? Para üzerini ve sigarayı alıp 'sağol' dedim, 'sen de sağol abi' dedi. Çok sıradan da olsa bir diyalog oluşmuştu, tuhaf bir sevap duygusu gibiydi benim için.

Yaklaşık bir saat içinde işlerimi halledip otoparka geri döndüm. Oto yıkama görevlisi aracın anahtarını uzatırken anlamsız bir şekilde sırıttı suratıma, niye sırıtıyor bu adam diye düşünüyordum ki, masaj salonu kartını sürücü koltuğunda görünce anladım neden sırıttığını. Bu öyle bir durum ki, hiç tanımadığın bir adama bile açıklama yapmak zorundaymışsın gibi hissediyorsun kendini aklamak için. Bir şeyler söylemek için ağzımı açtım ve sonra vazgeçip kapattım, daha önce kurguladığım açıklama senaryosu aklımdan uçup gitmişti bile. Koltuğun üzerinden kartı alıp 'bunu da atıverin bir zahmet ' dedim, daha bariz sırıttı. Alaycıdan çok 'sinsice' bir sırıtma olarak algıladım bunu, neticede atabileceği kartı, sürücü koltuğuna özellikle koymuştu ve muhtemelen kart üzerindeki numarayı da kendisi için bir yerlere kaydetmişti. Sinsi, garip bir kelime, sin kelimesi ingilizcede günah, sinsi kelimesi de günahsı gibi bir anlam barındırıyor içinde sanki. Arabaya bindim, hiç bitmeyecek gibi gelen sarmal, karanlık otopark katlarından tırmanıp Beyoğlu'na doğru yola çıktım.

Beyoğlu her zamanki mahşer yeri görüntüsündeydi. Sanki dünya üzerindeki tüm alakasız, marjinal tipleri dev bir uzay gemisiyle oraya bırakmışlar gibi. Gördüğüm her manzara yönetmen Louis Bunuel'in sürrealist filmlerinden alınmış sanki. 'İnsan kendini hiç bir yerde, karıncalar gibi kaynaşan kalabalığı yarıp geçtiği zaman ki gibi yalnız hissedemez' demiş Goethe. Çok doğru söylemiş diye düşündüm, kalabalıkların bana hissettirdiği hep bu oldu. İlk amacım bir kitapçıya gitmekti, büyük kitap dükkanlarından birine girdim ve kitap reyonları arasında gezmeye başladım. Kitapların arka kapaklarında  yapılan 'Muhteşem, yine nefes nefese kaldım ve bir çırpıda bitirmek istedim' gibisinden yapılan eleştirmen yorumlarının satış üzerinde ne kadar etkisi var diye düşündüm, bence etkili oluyordur, yorumu yapanın kim olduğunu bilmese bile 'vay be, önemli bir adamdır bunu yazan arka kapağa koyduklarına göre, kesin iyi kitapdır bu' diye alan bir sürü tüketici vardır. Arka tarafımda dükkan içindeki koltuklarda oturmuş ve reyondan aldıkları kitapları okuyan insanları gördüm. Neticede kitap da satışa sunulmuş bir ürün ve okuyunca onu tüketmiş oluyorsunuz.  Buna neden izin veriliyor diye düşündüm, bir süpermarketin ortasında oturup reyonlardaki malların ambalajlarını açıp, içindekileri tüketip  , sonrasında da ambalajlarını rafa yeniden koyamıyoruz. Kitabı bu şekilde bedava okuyunca da, hem yazarı, hem yayın evini, hem de dükkanı  gelirlerinden etmiş oluyoruz, kleptomaninin legalize edilmiş hali bu diye düşündüm. Bir kitap beğendim, parasını ödedim ve çıktım İstiklal Caddesi'ne yeniden.

3. bölüm geliyor, kalın sağlıcakla...

23 Eylül 2010 Perşembe

Sıkıcı ! (1. Bölüm)

'Birisi canımı sıkıyor. Sanırım bu benim'-Dylan Thomas.

Saat 08:10, uyandım. Tamamen uyanmak için her sabah yaptığım gibi duşa girdim. Bir türlü tamir ettirmedin şu duş ahizesinin asma takımını diye düşünerek bir elimde ahize diğer elimde vücut şampuanı yanında verilen promosyon duş lifiyle yıkandım. İki elini de kullanarak yıkanmak çok zevkliymiş meğer, olmadığında anlıyor insan basit şeylerin bile değerini. Bir kac sefer basıncı ve ısısı kendi kendine artan suyla haşlandım, duşun sonuna doğru da sevdiğim şekilde soğuk suyla tamamladım son birkaç saniyeyi, böyle yapınca daha diri olacakmışım gibi geliyor gün boyunca. 70 gros tonluk bir şilebin buhar kazanından daha fazla miktardaki ısıyı kısacık bir duş süresi içinde oluşturabilen duş kabininden can havliyle attım kendimi dışarı.

Şöyle bir aynaya baktım ve bugün traş olmama gerek yok dedim, sonra üstümü giydim. Neden sonra traş olmaya ikna etti beynim beni ve üzerimdeki elbiselerle traş olmaya başladım. Traş köpüğü gömleğime sıçradı, elime biraz su alıp silmeye çalıştım ama daha çok yayıldı beyaz leke. Üstümü giymeden önce traş olmadığıma pişman oldum, beynim neden daha önce ikna etmedi beni diye düşündüm. Sonra bu düşündüğümü de beynim düşündürüyor bana diye düşündüm. Beyin ne acayip bir şey, Kramer vs Kramer durumu yaşatıyor insana. Beynimi boşverdim ve mecburen gömleği değiştirdim.

Mutfağa yönelip 10 yıldır düzenli olarak kullandığım ve proton pompası inhibitörü grubundan olan mide ilacımı aldım. Proton pompası inhibitörü ! Öyle karizmatik bir isim ki, sanki yıl 2050, NASA'nın en mucize ürününü ele geçirmişim ve bunu alıp kendimi istediğim yere ışınlayabilirmişim gibi hissettiriyor bana her seferinde. İlacı aldıktan yaklaşık yarım saat sonra bir şeyler yemem gerektiğini bildiğim ve aç olmadığım halde sigara altı yapabilmek için hemen buzdolabını açıp içine baktım.  Krem peyniri, Becel'i, kepek ekmeğini ve portakal suyunu çıkarırken kafasını buzdolabının içine sokmaya çalışan kediyi de sol ayağımın dışıyla ittirmeye çalıştım. Aynı anda hem kollarıma hem de ayağıma hükmedebildiğimi fark edince baterist olabilirmişim diye geçirdim içimden. Aslında o anki durumum acemi bir sirk cambazı görüntüsüne daha çok benziyordu. Buzdolabının kapağını kapadım. Acaba kedi içeride mi kaldı diye düşünüp tekrar açıp baktım. Ekmeği kızarttıktan sonra masaya oturdum. Mutfak televizyonunu açtım ve kumandası kayıp olduğu için tv üzerinden kanalları değiştirmeye başladım, bir sürü kanaldaki saçmalıkları görünce belediyenin trafik kameralarını gösteren kanalında durdum. Bu kanaldaki görüntü katkısız, manüple edilmemiş, olduğu gibi, hayatın tam içini o an gösteriyor. Akvaryuma bakmak gibi bir şey.  Acaba manüple edilmiş midir diye şüphe düştü içime sonradan, banttan yayınlanıyor olabilir miydi? Olsa ne olur, yine de katkısız. Sonra elimdeki ekmeğe bakıp ne kadar sıkıcı, her sabah aynı şekilde besleniyorum diye geçirdim içimden. Şükrü elden bırakmadan yaptım bunu. Sonra da bu nasıl şükretmek dedim kendime, hem şikayet hem şükür olmaz, birinden biri sahte, sahte olanın şikayet olduğunu anladım. Yaratan  kendimi besleyecek gıdaları alacak parayı kazandırıyordu bana, seçimi sıkıcı olan bendim. Kahvaltım bitince her şeyi gerisin geriye buzdolabına koydum ve mutfaktan çıktım. Karşıya geçmem gerektiğini ve köprü trafiğine bakmadığımı fark ederek geri dönüp yine açtım aynı kanalı. Boş boş bakmışım kanala meğerse kahvaltı yaparken, iyi bir şey bu aslında, akvaryuma da boş boş bakar insan.Her iki köprünün de felç olduğunu gördüm. İdama giden bir mahkum gibi hissettim kendimi, son isteği dahi sorulmayacak bir mahkum. Son isteğim ne olurdu ki bu trafiğe girerken ? İyi bir komedyenle yan yana sohbet ederek, sirenlerini çalan, emniyet şeridinden son sürat giden bir polis arabası içinde karşıya geçmek olabilirdi. Ama o durumda da sohbet kısa sürerdi, beynim acele karar vermişti yine, en iyisi kendi aracımda bir komedyenle geçmekti.

Evden çıktım, aracımın üzerine bırakılmış ve amacı masaj dışında her şey olan masaj hizmeti kartvizitini silecekten çıkardım, atacak bir çöp bakındım, çöpün uzakta olduğunu fark edince yan koltuğa koydum. Gözüm kartvizite takıldı, aracıma birisi binerse hakkımda ne düşünürdü? Hemen bir senaryo yazdı beynim, bunu bir gören olursa, 'gerçekten masaj salonu, ama tavsiye etmem, hiç memnun kalmadım' diyecektim karşı tarafın anlayışına sığınarak. Biraz sonra gireceğim trafiği düşünerek söylendim beynimin içinde, keşke ben girene kadar açılmış olsa trafik dedim. Sonra aklıma kamera görüntülerinin manüple edilmiş olabileceği geldi, sevindim, belki de şu an bomboştur, o görüntüler banttandır, insanlar araçlarıyla köprü trafiğine çıkmasınlar diye blöf yapıyordur belediye diye bir ümit bileti satın aldım kendime ve bastım gaza 1. köprü yoluna doğru. Birkaç dakika sonra amorti bile çıkmadığını anladım biletime. Bileti beynimde yırttım ve süresinin ne olacağı belli olmayan karşıya geçiş operasyonun içine bıraktım kendimi. Radyoları gezdim sırasıyla, yüzonsekiz onsekiiiz sesiyle karşılaşınca içim çekildi, hemen elimi torpidodaki cd'lere uzattım, Queen geldi şansıma. 'I Want to Break Free' çaldığında, acaba Brian May ve Freddy Mercury'de mi köprü trafiğinde bestelediler bu şarkıyı diye düşündüm önümde uzayıp giden araçlara bakarak.

1,5 saat süren ve 'sıkıcı' kelimesinin ne anlam ifade ettiğini insanın hafızasına kazıyan trafik işkencesini bitirmiştim. Aracı bir alışveriş merkezinin otoparkına bırakarak yıkamalarını rica ettim. Sonra işlerimi halletmek üzere yürümeye başladım. Sokaklarda  önünden geçtiğim kahve zinciri dükkanlarında tek tük  insanlar oturuyordu, hepsi de sıkkın görünüyordu. Rize Çayı'ndan, Americano'ya geçmek de yetmemişti toplumun can sıkıntısını gidermek için anlaşılan. Halbuki, ortalama 5 TL'ye alınan deniz aşırı bir seyahatti bu, yine de yetmiyordu. Önünden geçtiğim pastahaneden taze poğaça kokusu geldi, alırsam midem ekşir diye düşünerek almadım. Poğaça kelimesinin nasıl yazılacağına neden halen karar veremedi yurdumun insanı diye düşündüm. Poğaça, doğrusu buydu, İtalyanca focaccia sözcüğünden türemişti ve poğça, pohaça, pohça, boğça, boça, puaça, puvaça gibi türlü benzerleri doğmuştu. Sanki, 'hanginiz Kara Murat?' sorusuna hepsi aynı anda el kaldıracak gibiydi.

Devamı geliyor, kalın sağlıcakla...