23 Eylül 2010 Perşembe

Sıkıcı ! (1. Bölüm)

'Birisi canımı sıkıyor. Sanırım bu benim'-Dylan Thomas.

Saat 08:10, uyandım. Tamamen uyanmak için her sabah yaptığım gibi duşa girdim. Bir türlü tamir ettirmedin şu duş ahizesinin asma takımını diye düşünerek bir elimde ahize diğer elimde vücut şampuanı yanında verilen promosyon duş lifiyle yıkandım. İki elini de kullanarak yıkanmak çok zevkliymiş meğer, olmadığında anlıyor insan basit şeylerin bile değerini. Bir kac sefer basıncı ve ısısı kendi kendine artan suyla haşlandım, duşun sonuna doğru da sevdiğim şekilde soğuk suyla tamamladım son birkaç saniyeyi, böyle yapınca daha diri olacakmışım gibi geliyor gün boyunca. 70 gros tonluk bir şilebin buhar kazanından daha fazla miktardaki ısıyı kısacık bir duş süresi içinde oluşturabilen duş kabininden can havliyle attım kendimi dışarı.

Şöyle bir aynaya baktım ve bugün traş olmama gerek yok dedim, sonra üstümü giydim. Neden sonra traş olmaya ikna etti beynim beni ve üzerimdeki elbiselerle traş olmaya başladım. Traş köpüğü gömleğime sıçradı, elime biraz su alıp silmeye çalıştım ama daha çok yayıldı beyaz leke. Üstümü giymeden önce traş olmadığıma pişman oldum, beynim neden daha önce ikna etmedi beni diye düşündüm. Sonra bu düşündüğümü de beynim düşündürüyor bana diye düşündüm. Beyin ne acayip bir şey, Kramer vs Kramer durumu yaşatıyor insana. Beynimi boşverdim ve mecburen gömleği değiştirdim.

Mutfağa yönelip 10 yıldır düzenli olarak kullandığım ve proton pompası inhibitörü grubundan olan mide ilacımı aldım. Proton pompası inhibitörü ! Öyle karizmatik bir isim ki, sanki yıl 2050, NASA'nın en mucize ürününü ele geçirmişim ve bunu alıp kendimi istediğim yere ışınlayabilirmişim gibi hissettiriyor bana her seferinde. İlacı aldıktan yaklaşık yarım saat sonra bir şeyler yemem gerektiğini bildiğim ve aç olmadığım halde sigara altı yapabilmek için hemen buzdolabını açıp içine baktım.  Krem peyniri, Becel'i, kepek ekmeğini ve portakal suyunu çıkarırken kafasını buzdolabının içine sokmaya çalışan kediyi de sol ayağımın dışıyla ittirmeye çalıştım. Aynı anda hem kollarıma hem de ayağıma hükmedebildiğimi fark edince baterist olabilirmişim diye geçirdim içimden. Aslında o anki durumum acemi bir sirk cambazı görüntüsüne daha çok benziyordu. Buzdolabının kapağını kapadım. Acaba kedi içeride mi kaldı diye düşünüp tekrar açıp baktım. Ekmeği kızarttıktan sonra masaya oturdum. Mutfak televizyonunu açtım ve kumandası kayıp olduğu için tv üzerinden kanalları değiştirmeye başladım, bir sürü kanaldaki saçmalıkları görünce belediyenin trafik kameralarını gösteren kanalında durdum. Bu kanaldaki görüntü katkısız, manüple edilmemiş, olduğu gibi, hayatın tam içini o an gösteriyor. Akvaryuma bakmak gibi bir şey.  Acaba manüple edilmiş midir diye şüphe düştü içime sonradan, banttan yayınlanıyor olabilir miydi? Olsa ne olur, yine de katkısız. Sonra elimdeki ekmeğe bakıp ne kadar sıkıcı, her sabah aynı şekilde besleniyorum diye geçirdim içimden. Şükrü elden bırakmadan yaptım bunu. Sonra da bu nasıl şükretmek dedim kendime, hem şikayet hem şükür olmaz, birinden biri sahte, sahte olanın şikayet olduğunu anladım. Yaratan  kendimi besleyecek gıdaları alacak parayı kazandırıyordu bana, seçimi sıkıcı olan bendim. Kahvaltım bitince her şeyi gerisin geriye buzdolabına koydum ve mutfaktan çıktım. Karşıya geçmem gerektiğini ve köprü trafiğine bakmadığımı fark ederek geri dönüp yine açtım aynı kanalı. Boş boş bakmışım kanala meğerse kahvaltı yaparken, iyi bir şey bu aslında, akvaryuma da boş boş bakar insan.Her iki köprünün de felç olduğunu gördüm. İdama giden bir mahkum gibi hissettim kendimi, son isteği dahi sorulmayacak bir mahkum. Son isteğim ne olurdu ki bu trafiğe girerken ? İyi bir komedyenle yan yana sohbet ederek, sirenlerini çalan, emniyet şeridinden son sürat giden bir polis arabası içinde karşıya geçmek olabilirdi. Ama o durumda da sohbet kısa sürerdi, beynim acele karar vermişti yine, en iyisi kendi aracımda bir komedyenle geçmekti.

Evden çıktım, aracımın üzerine bırakılmış ve amacı masaj dışında her şey olan masaj hizmeti kartvizitini silecekten çıkardım, atacak bir çöp bakındım, çöpün uzakta olduğunu fark edince yan koltuğa koydum. Gözüm kartvizite takıldı, aracıma birisi binerse hakkımda ne düşünürdü? Hemen bir senaryo yazdı beynim, bunu bir gören olursa, 'gerçekten masaj salonu, ama tavsiye etmem, hiç memnun kalmadım' diyecektim karşı tarafın anlayışına sığınarak. Biraz sonra gireceğim trafiği düşünerek söylendim beynimin içinde, keşke ben girene kadar açılmış olsa trafik dedim. Sonra aklıma kamera görüntülerinin manüple edilmiş olabileceği geldi, sevindim, belki de şu an bomboştur, o görüntüler banttandır, insanlar araçlarıyla köprü trafiğine çıkmasınlar diye blöf yapıyordur belediye diye bir ümit bileti satın aldım kendime ve bastım gaza 1. köprü yoluna doğru. Birkaç dakika sonra amorti bile çıkmadığını anladım biletime. Bileti beynimde yırttım ve süresinin ne olacağı belli olmayan karşıya geçiş operasyonun içine bıraktım kendimi. Radyoları gezdim sırasıyla, yüzonsekiz onsekiiiz sesiyle karşılaşınca içim çekildi, hemen elimi torpidodaki cd'lere uzattım, Queen geldi şansıma. 'I Want to Break Free' çaldığında, acaba Brian May ve Freddy Mercury'de mi köprü trafiğinde bestelediler bu şarkıyı diye düşündüm önümde uzayıp giden araçlara bakarak.

1,5 saat süren ve 'sıkıcı' kelimesinin ne anlam ifade ettiğini insanın hafızasına kazıyan trafik işkencesini bitirmiştim. Aracı bir alışveriş merkezinin otoparkına bırakarak yıkamalarını rica ettim. Sonra işlerimi halletmek üzere yürümeye başladım. Sokaklarda  önünden geçtiğim kahve zinciri dükkanlarında tek tük  insanlar oturuyordu, hepsi de sıkkın görünüyordu. Rize Çayı'ndan, Americano'ya geçmek de yetmemişti toplumun can sıkıntısını gidermek için anlaşılan. Halbuki, ortalama 5 TL'ye alınan deniz aşırı bir seyahatti bu, yine de yetmiyordu. Önünden geçtiğim pastahaneden taze poğaça kokusu geldi, alırsam midem ekşir diye düşünerek almadım. Poğaça kelimesinin nasıl yazılacağına neden halen karar veremedi yurdumun insanı diye düşündüm. Poğaça, doğrusu buydu, İtalyanca focaccia sözcüğünden türemişti ve poğça, pohaça, pohça, boğça, boça, puaça, puvaça gibi türlü benzerleri doğmuştu. Sanki, 'hanginiz Kara Murat?' sorusuna hepsi aynı anda el kaldıracak gibiydi.

Devamı geliyor, kalın sağlıcakla...

2 yorum:

  1. Keyif verici ama yasaklanmasına gerek olmayan bir madde gibi yazın. Çok sevdim, nöronlarına sağlık!

    YanıtlaSil
  2. güzel olmuş dostum, eline sağlık. en beğendiğim detay da 'proton bombası inhibitörü' oldu. devamını bekliyorum...

    YanıtlaSil