19 Ekim 2010 Salı

Sıkıcı ! (10. Bölüm)

Zeki değilim, ama gözlem yapmayı severim. Herkes elmanın yere düştüğünü görür, ama sadece Newton bunun sebebini sorguladı. - Bernard M. Baruch




Hesabı ödeyip kalktım. Saat 21:50 olmuştu. Özellikle Barbaros Bulvarı üzerinden Boğaz  Köprüsü'ne çıkan ara bağlantı yolunun ne durumda olacağını bildiğim için dönüşümü geciktirmeye karar verdim. Asmalı Mescit bölgesinde bulunan ve terası olan bilindik bir bara gitmeye karar verdim. Mekanın bulunduğu binaya doğru yürürken üstü başı dökülen ve muhtemelen çingene olduğunu tahmin ettiğim iki çocuk, 'Abi mendil alsana' diye önümde bittiler. Çocuklar ve çocuk hisleri en zayıf noktamdır, herhangi bir çocuğun hak etmediği şekilde akıttığı göz yaşları, benim gizliden ya da açıktan daha fazlasını akıtmama sebep olmuştur her zaman.

Bundan 7-8 yıl önce yoğun bir kar yağışının olduğu bir Ankara akşamında, Sakarya Caddesi'nde eski çalıştığım firmadan birkaç arkadaşımla balık-rakı yapmak için buluşmuştum. Saat gece yarısı olduğunda bir çorbacıya gitmeye karar vermiştik. Yoğun tipi altında, çorbacının giriş kapısına yakın bir yerde elleri ve dudakları soğuktan mosmor olmuş 3 çocuk gül satarak para kazanmaya çalışıyorlardı. En küçüğü 6, ortancası 8 yaşında olan iki erkek çocuğu ve 12 yaşında bir kız çocuğuydu bunlar. Çorbacıya giren herkes, aşağılarcasına itip kakıp kurtulmaya çalışıyordu bu çocuklardan.  Arkadaşlarıma,  'Siz girin bir masaya oturun, ben sonra gelirim' dedim. Önce her birinden birer tane gül aldım ve ' Bırakın gül satmayı şimdi, size içeride güzel bir yemek ısmarlama mı ister misiniz?' diye sordum. Küçük olan iki erkek çocuğu 'Abi ciddi misin?' diye yanıtladı. Kız çocuğu sadece baka kaldı. 'Tabi ki ciddiyim, hadi gelin' dedim. 'Yaşasın, abimm !' diye bağırdı iki erkek çocuğu ve kız olanı mahzun ve şaşırmış bir şekilde sadece 'Sağol abi' diyebildi.

Çocuklarla içeri girdim ve arkadaşlarımın masası yerine ayrı bir masaya oturdum. Garsondan menü getirmesini istedim ve bu çocuklara 'Canınız ne istiyorsa söyleyin, sınır yok' dedim. Küçük olan erkek çocukları çorba, et, tatlı ne varsa peşin peşin sipariş ettiler. Kız çocuğu bir porsiyon köfte istedi sadece. 'Başka bir şeyler daha söyle?' diye ısrar ettim, kabul etmedi, çok gururluydu belli ki. Etrafımızdaki insanlar bizim masaya uzaydan gelmişiz gözüyle bakıyorlardı, aslında uzaydan gelenler tamamen kendileriydi. TV'de ya da gözlerinin önünde olup bitenlere ah vah çekiyor ama hiç bir şey yapmıyorlardı her zaman ki gibi . Sonra çocukların hepsiyle tek tek konuşarak hikayelerini dinlemeye başladım. Hepsi ailelerinin isteği, zoru ve yoksulluktan dolayı bu işi mecburen yaptıklarını anlattılar. Çorbalar geldi, erkek çocukları büyük bir iştahla ve kaskatı kesilmiş elleriyle ekmek banarak içmeye başladılar çorbalarını, kız sakince ve kibarca yemeye başladı köftesini. 'Nedir senin hayalin, ne olmak istiyorsun büyüyünce?' diye sordum kız çocuğuna. Tabağındaki acı yeşil biberi eline aldı, yutkundu ve gözlerimin tam içine bakarak ' Bu biberin acısı benim hayatımın acısının yanında hiç bir şeyken, ne olmayı hayal edebilirim ki abi?' diye cevap verdi. Bu sözü ve o anı hayatım boyunca unutabileceğimi sanmıyorum. Ben de ona, hayatın mucizevi sürprizlerle dolu olduğunu, bir gün en umutsuz ve beklemediği anda aynı bu gece olduğu gibi sihirli bir elin ona dokunabileceğini ve tüm yaşamının değişebileceğini söyledim. Bir çift gözyaşı döküldüğünü gördüm gözlerinden. İçimden geldiği gibi bir iyilik yapmaya çalışırken daha da kötü hissettim kendimi. Erkek çocuklar tatlılarını bitirdikten sonra hep birlikte çay içtik. Hesabı istedim, hesap geldiğinde cebimdeki nakitle ödeyeceğim için, önce sağ, sonra sol cebimi karıştırdım nakite uzanmak için. İki cebimde de bulamıyordum, çünkü cüzdanıma koyduğumu unutmuştum. Bu hesap ödeme konusunda geçen süre birazcık uzadığı için 12 yaşındaki kız çocuğu müdahil oldu duruma 'Abi müsaade et, biz ödeyelim lütfen' diyerek. Bunun ne kadar inanılmaz bir durum olduğunu nasıl ifade edebilirim bilemiyorum. Üç paralık tek gül satarak var olmaya çalışan,  senin, benim çocuğumdan yaratılış olarak aslında hiçbir farkı olmayan bu kız çocuğu, kendisine insan gibi yaklaşıldığı bir durumda aslında ne kadar altın kalpli, yumuşak ve cömert olduğunu gösterebiliyordu, tabi ki ona insanca yaklaşana ve anlayana.

Önümü kesen çingene çocuklara bozuk para verdim ve mendilleri almadım onları nereye sokuşturacağımı bilemediğim için. Benim de bir çocuğum vardı ve o da bu duruma maruz kalmış olabilirdi, kimsenin de onu reddetmesini istemezdim. Çocuklara karşı softi olmaktan vazgeçemeyeceksin diye kabullendim kendi içsel durumumu. Teraslı barın binasına gelmiştim, zemin kattaki asansör önünde uzunca bir kuyruk vardı. Merdivenlerden çıkmaya başladım katları teker teker, teras katına geldiğimde kapının önü kalabalıktan etten duvardı. Milli takım defansı işte tam da böyle olmalı diye düşündüm. 'Pardon, pardon' diyerek önümdeki kalabalığı yarıp bara ulaşmaya çalışıyordum. Umursamayanlar da vardı, 'ne b.k yemeye buradan geçiyorsun, başka yer mi yok?' demeye çalışanlar da vardı saçma bakışlarıyla. İçeride çalan tek düze elektronik müzik oraya gelenlerin amacıyla bire bir örtüşüyordu.  Onlar, klas ve modern olduklarını düşündükleri bu tek düze saçma ritmik müzik ve yaşadıkları ya da yaşayacakları tek düze aşk havasındalardı. İşletme de tek düze fahiş fiyatlarla votkaları çakıyordu bu tek düze kitleye. Kusursuz bir monotonluk inşa edilmişti. Alan memnun, satan memnun. Bu elektronik müziği sevenleri de hiç anlamamışımdır. Sevgilisi, bu elektronik müzik sevdalısına, 'En sevdiğin parçanın adı ne canım, bana mırıldansana biraz' diye sorsa nasıl yanıtlayabilir ki o şarkıyı ve melodiyi?

- Upçık , upçık , upçık, upçık, upçık, upçık... '
- Aşkımmm, çok anlamlı, ben de hep öyle hissediyorum sana karşı, bu bizim şarkımız olsun.

Bara ulaştığımda oranın da bir etten duvar olduğunu gördüm, bütün çabama rağmen barmenle göz teması dahi kuramıyordum. Önümdeki adam içkisini aldı ve onun boşalttığı yere son sürat sokuşturdum kendimi. Ne içeceğime halen karar vermemiştim ve barmenin arkasında duran İrlanda viskisine gözüm takıldı, sevdiğim tek viski olduğu için hemen ondan istedim ' bana bol buzlu bir .......' diyerek. İçkimi alıp tam 20 TL ödedim, Hüseyin'e verdiğim bahşişin onun aylık geliri için ne kadar önemli olduğunu hiç unutmadan.  Cebimde 20 TL olmadığı zamanları da çok iyi biliyordum. Özellikle, öğrenciyken ne değerlidir o 20 TL. Öyle bir paraya bütün cumartesi gecesinin eğlencesini satın almış gibi hisseder insan, seçenekler çoktur, evde oturup 6-7 bira içebilirsin, ya da dışarıda 4 tane. Hayata atılıp para kazanmaya başlayınca 20 TL çok sıradanlaşır bu tip durumlarda. Sonra da hayıflanır insan o 20 TL'ye yaptığım sınırlı eğlencenin tadı ne güzelmiş diye. Günümüz gençliği 350-400 TL'ye bir şişe votka açtırıyorlar eğlence ortamlarında. Aslında gerçekten sahip olmadıkları bir parayla çırılçıplak krallıklarını yaratmaya çalışarak.Yanlarındaki 16-17 yaşlarında kızlar da, pembecik, gül yanaklı, masum görünümlü olmaları gerekirken, bakışlarıyla, makyajlarıyla, ödünç, ya da ailelerini borca sokarak aldırdıkları marka kıyafetlerle feleğin çemberinden geçmiş kart, vahşi dişi kurtlar gibi görünüyorlar ne yazık ki bu gece ortamlarında. Postmatüre ergenler. Babalar oğullarına, 'Yap oğlum, feda olsun, yakışır, sen erkeksin', anneler de kızlarına ' Güzel ol, kadın ol, çekici ol, zengin birinin oğlunu tavla' diye gaz verirlerse olacağı bu zaten. İki cins de yaratık gibi yetişiyor ve ileride mutlu olmaları ihtimali gerçekten imkansız.

Sırtımı bara yaslayıp etrafıma bakmaya başladım. Umutsuz bir beklenti içinde olan evde kalmış kız grupları, kirli sakallarıyla ve ellerindeki votkalarla kızlara sinsi bir sırtlan gibi sırıtan, gelişimini tamamlayamamış yeni yetme sığ erkekler, sadece orası popüler olduğu için oraya gelen kızlı erkekli bazı düzgün insanlar ve trafiğin geçmesini bekleyerek böyle bir yerde para ve zaman harcamayı göze alan benim gibi ciddi bir saçmalık.

'Ateşinizi alabilir miyimmm?' diye bir kız geldi yanıma sırıtarak, kafayı sağlıklı bir ilişki eksikliğinden yediği çok belliydi ses tonundaki sarhoşluktan. Çakmağımı çıkarttım ve yakmaya çalıştım sigarasını. Sigarayı ağzına tersten sokmuş olduğunu fark ettim, 'Ters duruyuor sigaranız' diye uyardım, anlamadı söylediğimi, pes bir şekilde sırıtmaya devam etti kafasını ve ağzındaki sigarasını tek düze müzik ritmine uygun sallayarak, acil servislikti duygusal ve fiziki açıdan. Sigaranın yönünü düzeltmesini beklediğim için yakmadım, 'Alooo, ateşin var mı diye sordum' dedi bu sefer. 'Siz' kalıbı, 'Sen'e dönmüştü hemen. Bir porsiyon Cafes de Paris içinden çıkan çiğ köfteydi bu kız. Kendi kaşınmıştı, yaktım sigarasını ters ucundan, bir iki nefes çektikten sonra yüzündeki sırıtma Mona Lisa ifadesine dönüştü. Bir lama gibi tükürdü sigarasını yere. 'Ayy tersmiş, bir daha yakar mısın?' diye sordu. Yaktım mecburen. 'Bara uzanamıyorum, bana bir mojito alır mısınnn?' diye zorladı şansını elinde bir 50 TL tutarak. Kenara çekildim ve yerimi ona verdim kendi işini kendi görsün diye. Ah be kızım, burada bulacağın adamdan sana yar olur mu hiç, olabilir belki ama, bu durumunla ne sen kimseye yar olabilirsin, ne de başkası sana diye düşündüm. Babası görseydi bu durumunu, çoktan vermişti meşe odununu beline beline. Kısa süre içinde daraldım ortamdan. İçkimi hızla kafaya diktim ve kalabalığı yararak çıkış kapısına doğru ilerlemeye başladım. Merdivenlere geldiğimde,  aşağıdan gelen ve  üzerlerine iki elimle birden çılgınca Detan sıkmayı istediğim bir sürü insanın birbirlerini ezercesine yukarı çıktığını gördüm. 'Herşey b.ka dönüştüyse en iyi şey sinek olmaktır' felsefesinden hareket ediyorlardı. Kimse homojen değildir ama, terasta bulunan ve aşağıdan teras kata ısrarla gelmekte olan hipnotize kitle, her türlü sosyolojik deney için ideal bir homojenliğe sahipti.

Dışarının ferah nefesi yüzüme vurdu binadan çıkınca, oldukça sessizleşmişti bulunduğum sokak, uzaktan, 'Ağlama değmez hayat' şarkısı eşliğinde çingenelerin meyhane ortamında çaldığı darbuka ve klarnet sesi geliyordu çok hafiften. Rahatlama hissi geldi üzerime nedense bu sessizlikte Beyoğlu'nda, kulaklarım çınlıyordu birazcık. Karanlık gecenin kısmen aydınlattığı bir elektrik lambasının altından biri tekir cinsi, diğeri beyaz iki kedi geçti, arkalarından da bir sokak köpeği yalandan havlayarak koştu amaçsızca. Eve dönüş gözümde büyümüyordu artık, kafam Ytong tipi bir betona dönüşmüştü zaten. İki adım ötemdeki midye dolmacıya, 'Naber Mardin'li?, 4 tane limonlayıp versene' dedim. Midyeleri tek tek açıp limonunu sıkıp veriyordu bana ve ben de mideye indiriyordum ilaç niyetine. Afrika'da yelpaze satan bir eskimo ile ticarete başlamıştım yeniden gecenin bu saatinde.

Sağlıcakla kalınız...

13 Ekim 2010 Çarşamba

Sıkıcı ! (9. Bölüm)

Küçükken kaçırılmıştım ve parmağımın bir kısmını kesip babama gönderdiler. Babam daha fazla kanıta ihtiyacı olduğunu bildirdi. - Rodney Dangerfield.


Yaprak ciğeri bitirmiştim ve ana yemeğe fazla yer kalmamıştı midemde her zaman olduğu gibi. Sivaslı'nın 'Et mi, balık mı abi? sorusunu 'Şiştim, biraz sonra söylerim belki, balık ne var? diye cevapladım. Her zaman küçük balık seven biri olarak, saydığı seçeneklerden 'Tekir'i beynimin baş köşesine yerleştirip rakımla oyalanmaya devam ettim. Sıkışmıştım onca rakı ve sudan sonra, tuvaletin yerini sordum. Tuvalete gideceği zaman sırf kibarlık olsun diye 'lavabo nerede?' diye sorulmasını hep garipsiyorum. Oraya ne için gidildiği çok bellidir ve herkes amacınızı bilir. Neticede, 'lavabo nerede?' sorusuyla oraya gittiğinizde lavaboya işemiyorsunuz, klozet ya da pisuvara yapıyorsunuz her ne yapacaksanız. Amerikalılar bu konuyu restroom (dinlenme odası) kelimesiyle çözmüşler akıllarınca. 'Dinlenme Odası' da bambaşkaymış diye geçti aklımdan, dışarıdan tık tık tık yapıldığında öhö, öhö cevabının alındığı klasik tuvalet klişesinde, tık tık tık yapıldığında, içeriden 'Cık cık cık, hayvan gibi gürültü yapıyorsunuz, içeride uyuyan mı var, hasta mı var umurunuzda değil' cevabının gelmesi lazım normalde. 


Tuvalete gittim, içine yüksekçe bir adım atılarak girilebilen ve kapısı akordeon tipinde sürgülü olan tek kişilik tuvaletlerdendi. Kapısını arkadan kilitlediğimde, işim bitince kapı kilidi tutukluk yapar mı korkusu düştü içime. Bir kaç kere başıma gelmişti bu durum, mevcut klostrofobimle ve 200'e çıkan nabzımla kapıları yumruklamış ve çıktığımda sanki soğukkanlı gibiymişim gibi davranmaya çalışmıştım kapıyı açan komi ya da garsonun karşısında. İçeride pisuvar yoktu. Ayakkabımın burnunun ucuyla klozet kapağını kaldırdım mecburen. Bunu akıl etmeyenler yüzünden klozet kapağının üzerinde yer yer idrar damlaları vardı, ben yine de kaldırmayı tercih ettim. İşemek için değil, diğer iş için gelenler genelde ayakkabılarıyla tünemek zorunda kalıyorlar o klozetin üzerinde. İşte bir insan evladının düşebileceği en komik ve sıkıntılı durumlardan biri. İster erkek, ister kadın olsun, bu durumda bir kamerada kendisini izleyebilse ne amaçla yaratıldığını düşünüp ve o an ne kadar komik bir şey yaptığını görüp kendinden de yaşamdan da tiksinmesi çok doğal. Denge sağlama, hedefi tutturma, tutunacak yer arama, elbiseyi sağa sola değdirmeme telaşı derken, tüm karizmasına rağmen bir sirk maymunundan biraz daha hallice olduğunu anlayabilir herkes o görüntülere bakınca, olayın en acı tarafı da tüm bu zulümün üzerine, içeride tuvalet kağıdının olmadığını görmektir. Tam bir yıkım anı ve umutsuzca zımpara tadı verecek havlu kağıdı arayan bir çift göz ! Eğer tuvalet tek kişilik değilse birkaç kabinden birinin içindesinizdir muhtemelen ve havlu kağıt da arayamazsınız o gözlerle, beterin beteri var. Eğer havlu kağıt yerine sıcak hava üfleyen el kurutma makinesi varsa o daha da beterin beteridir böyle bir durumda.


İşim bitince, 'Visam Lord' markalı sifonu çektim ve büyük bir gürültü çıkardı sifon. Lord ünvanı genelde soylu kişilere verilir Birleşik Krallık'ta, bir de 'Tanrı' anlamında kullanılır 'Lord' sözcüğü İngilizcede.  Visam Lord ! Sanki yabancı bir ülkede pasaport kontrolünde elinde o plastik sifon haznesini göstersen, 'Büyükelçilikten değil, Tanrı'dan aldım vizeyi koçum' diyerek geçebilirmişsin gibi. Bu nasıl bir markadır hiç bir zaman çözemedim. Loş ışıkla ve harekete duyarlı sensörle aydınlatılmış bu tek kişilik tuvalette bir gidip bir gelen ışığı yeniden yakabilmek için John Travolta'nın 'Saturday Night Fever' filmindeki dansının bir benzerini yapıyordum içeride. Işık yandığında lavaboda duvara sabitlenmiş sıvı sabun haznesini pompalayarak akıttığım sabunla yıkadım ellerimi, kargacık burgacık olmuş ve daha önce kim tarafından kullanıldığını bilmediğim bir sabun olmadığına şükrederek. Nedense, işeme sonrası genital bölgenin ya da klozete oturduğunda oraya temas eden bacakların hem erkekler hem de kadınlar tarafından hiç yıkanmadığını da düşündüm. Bu şekilde evrileceksek, uzak gelecekte hijyenik bir cinsel ilişki de sadece el sıkışarak yapılacak demektir. Asıl komik olan, bir tuvaletin her bir mili karesinde ortalama 49 mikrop varken, bir iş yerindeki çalışma masasının her bir mili karesinde ortalama 21,000 mikrop varmış, insanlar o masaların üzerinde geniş geniş yemek yiyorlar ve o masalar çok nadiren temizlenir. Öğretilene değil, okuyarak öğrendiğine bakacaksın. 


Tuvalet çıkışında benden sonra içeri girmek için bekleyen bir kişi vardı, kadınlar tuvaletinin önünde de üç kişi vardı. İşeme süresi hemen hemen aynı olsa da, içeride ayna karşısında geçirilen vakit oldukça daha fazlaydı kadınlar için. Masama döndüm. Sivaslı yeniden 'Abi sıcak alacak mısın?' diye sordu. Beynimin baş köşesinde duran tekir fikrini kustum hemen kendisine yanında bir tek rakı daha isteyerek. Tekir de, gerçekten tekir di ama, olması gerektiği kadar küçük, galeta unu, yağı, pişirme kıvamı süperdi. Acıkmadığımı düşündüğüm halde, yeme esnasında acıkmış olduğumu hissettim. Üstüne gelen meyveyi de 'Benim ikramım abi' diyerek getirdi Hüseyin. Yemeğim çok keyifli bitmişti, üstüne sade bir kahve ile vişne likörü istedim.   'Hesabı da alıver Hüseyin bir zahmet' dedim. 55 TL'lik hesap için getirdiği mobil pos cihazına kredi kartı şifremi girerken,  Hüseyin kafasını yan tarafa çevirdi utanarak. 20  TL bahşiş bıraktım bu candan Sivaslı'ya. B.kun kokusunu alabiliyorsanız, b.ku hissedebiliyorsanız, b.kun rengi de düşündüğünüz gibiyse, onun gerçekten b.k olup olmadığını anlamanız için illa ki onun tadına bakmanız gerekmiyor. Hüseyin için de mecazi anlamda aynı şey geçerliydi benim için, onun iyi biri olduğuna dair daha fazla kanıta ihtiyacım yoktu ki. İnsancıllığı, davranışı, utanma duygusu, cömertliği her şeyi anlatıyordu. O adamdı, o 'Adem'di.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Sıkıcı ! (8. Bölüm)

Rejime girdim, alkollü içecekleri ve ağır gıdaları kestim. 14 gün sonunda 2 hafta kaybettim. - Joe E. Lewis.


Asmalı Mescit'teki yürüyüşüm, tünel istikametine giderken sağ tarafta bulunan ve garsonunu ikna etmek için her türlü yolu denediğim, başarılı olamayınca da işi şerefsizce bir duygu sömürüsüne dökerek başarıya ulaştığım içkili bir lokantada son buldu. Aslında yüklü bir bahşiş vererek bu konuyu çözebilir her insan. 'Ne alırsın abim?' diye sordu ikna olmuş garson. Olimpiyatların açılış seremonisindeki meşale neyse, Türk meyhane kültüründe de aynı şey olan peynir, kavun ve rakı ile başlamak istediğimi söyledim kendisine. Neticede ben de bir olimpiyat rekoruna koşabilirdim sonrasında. Siparişlerim hemen geldi. Meze olarak ayrıca ne istediğimi sordu Sivas'lı olduğunu sonradan öğrendiğim garson. Deniz börülcesi (Harry Potter hikayesinden fırlamış fantastik ve sihirli güçleri olan ucube bir gıda adı) , Şakşuka ( Sustalı ya da öldürücü bir silah, veya şipşak foto adına benzer), Babagannuş ( Dumur kelimesi, kim bulmuş, nasıl uydurmuş, 10 puan !) istediğimi söyledim sıraladığı seçenekler arasından. Rus mu, Amerikan mı olduğuna halen karar verilememiş, ikili oynayan bir casusun icat ettiğine inandığım o meşhur mayonezli salatayı otomatik olarak reddettim. Sivas'lıların yurdun tüm metropollerine dağılarak gerçekleştirdikleri bu garsonluk mesleğinde sayıca çok kalabalık olduklarını biliyordum. Ama midye dolma konusunu tek başlarına domine eden Mardin'liler tam bir muamma benim için. Denizin bir damlasını bile görmemiş, bir arkadaşımın tabiriyle, gördükleri en derin suyun bir sürahiden ibaret olduğu  bu coğrafyaya ait insanlar, tüm midye dolma pazarını ellerinde tutuyorlardı her ne hikmetse. Bu bir eskimonun, kavurucu Afrika sıcağında yelpaze satmasıyla aynı şeydi, ancak, pratikte Mardin'liler bunun gerçeğini ispatlıyorlardı akıl almaz bir şekilde. 

Sonradan söylediğim soğuk mezeler de geldi, garsonun, 'bu benden abi' diyerek önüme koyduğu iki parça pastırmalı paçanga böreği de yaptığım duygu sömürüsünün bonusuydu hiç talep etmemiş olmama rağmen. Ünlü bir müzisyenimizin ettiği laftan dolayı gündeme oturan 'Arabesk kültür' tartışması, Sivaslı'nın gönlünden gelen paçanga böreği ile bambaşka bir boyut kazanmıştı benim için. Sadece sohbet ettiğiniz ve tanımaya çalıştığınız bir garson tarafından Viyana'da ücretsiz bir schnitzel yeme şansınız yoktu neticede. 'Bana karşı çok soğuksun, bana karşı çok sıcaksın' tartışmalarının sürdüğü bir çok ilişkiyi göz önüne alınca, Sivas'lı garson gönülsel bir 'ara sıcak' yapmıştı bana her coğrafyada kutsanası bir şekilde. İnisiyatif böyle birşey işte, patronuna sormadan risk alıyordu üç kuruş maaşıyla cesurca, bir de eğitimli olsa, herhangi bir kurumsal firmada, başarı grafiklerinin hep dikey görüntü çizdiği bir sunumu anlatan çok değerli bir lider olabilirdi kolayca, insan, empati, gönül, ilişki ve hedef odaklı yaklaşımından dolayı.

Her zamanki gibi tek rakı içiyordum bol su ve buz eşliğinde. İlk iki kadeh 45. dk. içinde bitmişti bile. Yanımdaki masalarda türlü türlü insanlar vardı. Bıyıkları nikotinden sararmış ve sesi Diane Krall ve Tom Waits'den iki kat daha kalın ve hırıltılı şekilde çıkan bir amca, tanımadığım birinin sülalesini yakında nasıl iğfal edeceğini anlatıyordu arkadaşlarının 'ben olsaydım çoktan yapmıştım abi' onaylamalarıyla. Bir diğer masada, aslında üstüne hiç yakışmadığı halde Asmalı rakı ortamına iğreti bir çıkartma gibi yapıştırılımış ve 'ben hep rakı içerim zaaaten aşkımmm ' duruşunu ispatlamaya çalışan bir kadın oturuyordu rakı kültürüne onun gibi hiç alışkın olmadığı belli olan zıpçıktı sevgilisiyle. Diğer masada da iş çıkışında geldikleri belli olan ve 'aman ne güzel eğleniyoruz bu akşam' kisvesine kendilerini inandırmış ama her birinin sokaktan geçenlere bakındığı ve sahip oldukları gizli mutsuzluklarının ne olduğunu  kendilerine ifade edebilecekleri ama masadakilere dürüstçe ifade edemeyecekleri dört kişi oturuyordu. Üç farklı masa, üç farklı ortam. Hepsi iğreti, hepsi saçmalıyor diye düşündüm. Alkollü bir sofrada havada uçuşan palavralar ne çoktur. Hiç gerçekleşemeyecek müthiş iş projeleri, sevgiye dair şairane cümleler, incir çekirdeğini doldurmayacak seks, siyaset, spor geyikleri.  Erkekler kendi aralarında hep seks, siyaset ve spor konuşurlar, kadınların ne konuştuğunu bilemiyorum. Bilmekte istemiyorum aslında. Muhtemelen ya mevcut ya da potansiyel eş ve sevgililier çekiştiriliyordur, birbirine tam destek verme görüntüsündeki kadınların aslında bir diğerinin mutluluğundan mutsuz olacağını ve bunalıma gireceğini öğrenmiştim.  Erkekler için tüm bu içkili sohbetlerin sonu hep din,  uzaylılar, kozmoz ya da felsefe konusuyla bitiyor nedense. Bir de kendi masama baktım, gerçekten yalnız olmak istiyordum o akşam. Telefon yakınlığında ve bana eşlik edecek bir çok kişiyi arayabilirdim yakın çevremden ama istemedim bunu.  Ne yediğimden, ne de içtiğimden tam anlamıyla zevk alabiliyordum karşıya geçerken alkollü yakalanmama sendromuyla. En kötüsü, aracı burada bırakır öyle geçerim karşıya, ertesi gün gelip alırım aracımı yeniden diye düşündüm tüm bu angaryanın akşamki kısacık keyfimden daha önemsiz olduğunu bilerek. Angarya da angaryaydı ama, yüzünde ve bedeninde yanmayla uyandığın, ağzının kupkuru olduğu, rüyanda dahi lıkır lıkır soğuk bir içecek içtiğini gördüğün, canının yemek bile istemediği öğlene yakın bir vakit uyanıp, taksi ya da bir kaç vasıta değiştirerek yapmak zorunda olacağın, sıkıcı, yorucu bir angarya yolculuk olacaktı bu, bir de dönüşü vardı gündüz trafiğinde. Kutunun içine bakınca 4-5 sigara olduğunu anladığımda sigaramın çok azaldığını fark ettim. Astronotlar uzay yolculuğundan dönerken yakıtlarının azaldığını görünce bile böyle bir panik hissetmiyorlar. 'Houston, sanıyorum bir sorunumuz var' diye başlayan ve uzay aracından NASA'ya yapılan konuşmanın benzerini Sivas'lı garsonla 'Hüseyin, la olm bana bir sigara aldırsana' diye yapıyordum panik halinde.


Bu mereti bırakmayı denemiştim bir çok sefer. Başarılı da olmuştum. En uzun süren denememde,  detayını söylemek istemediğim acı verici bir cenazede yeniden yakmıştım mereti.  Aklımda hiç yokken ve sigarasızlıkla kendimi çok iyi hissediyorken yenik düşmüştüm bu saçma sapan merete bir kez daha. Meret derken, Merit markalı sigarayı da hatırladım, acaba Türk bir pazarlamacı mı yaratmıştı o Amerikan markasını ? 'Şahane slogan olurdu bir Türk markası olsaydı eğer, 'Bırakamazsınız bu Merit'i' ! 


Bir kısmını yediğim bir kısmını yiyemediğim mezeleri kaldırmasını istedim Hüseyin'den 'bana bi tek daha alsana' diyerek. 'Ara sıcak ne alırsın abi?' diye sordu öncesinde yaptığı o güzel ara sıcağı unutarak. 'Ne var?' diye sordum. Yaprak ciğerden, tereyağlı karides güveçe, kalamardan ahtapot ızgaraya kadar bir çok seçenek saydı. Yanında soğan ve maydanozla gelen yaprak ciğerin yeri ayrıdır benim için her zaman, bir de balık kokoreçin.  Balık kokoreç olmadığı için yaprak ciğerde karar kıldım. Gelen tüm meze ya da yiyecekler beyaz örtü üzerinde beyaz tabaklar içinde geliyordu. Sıradandı. Kahvaltı sofralarını hatırladım, irili ufaklı beyaz kahvaltı tabaklarında içine konan zeytin, peynir domates vb. herşey ne kadar güzel, parlak ve renkli görünür o sofralarda diye düşündüm. Kahvaltı servisleri beyaz olmalıydı her zaman, meze tabakları ise Ege'yi yansıtır gibi mavili, kırmızılı tabaklarla servis edilmeliydi.  Bunları düşünürken 'Vaaay Kerem baba naber ?'sesiyle irkildim enseme inen şaplakla. Bu, en son üç yıl önce gördüğüm bir arkadaşımdı, yanında da Afrodit'e genlerini tarih öncesinde vermiş bir kadın edasıyla durmaya çalışan bir kız vardı. 'Sağol hocam, senden naber?' dedim. 'İyidir, ne olsun, takılıyoruz buralarda, tanıştırayım, arkadaşım Müge' dedi. Müge, üzerine aldığı Zoro tadındaki siyah şalının altından çıkardığı ve 'Ben ulaşılmaz ve çok özel bir kadınım, sen de kimsin ? ' havasıyla uzattığı eliyle sıktı elimi 21 gram filmindeki 21 gramlık bir ruh hafifliğiyle. Sen kimsin kardeşim ? El sıkmak ciddi bir konudur, samimiyet belirtir sıkıca el sıkmak, güven uyandırır.  Kerhen el sıkan insandan kaçacaksın, ya problemlidir, ya öz güveni yoktur, ya da kibirlidir. Müge bu üçünden biriydi, bence üçüncüsüydü. Aslında rağbet gören bir yere gelmişti ama asıl istediği Reina-Sortie tadında bir yerdi, mutsuzdu istemediği bir yerde tanıştırıldığı insanlardan. Arkadaşımın da kafasını düdükleyecekti gece boyu burada olacağı için belli ki. 'Oturun,  birşeyler için' dedim. 'Yok, kaçalım, Babylon'a gitmemiz lazım' dedi. 'Tamam o zaman, size iyi eğlenceler' dedim.   Ne eğlencesi, 'By the rivers of Babylon' durumu olacaktı Boney M şarkısındaki gibi, kız gürül gürül akacaktı sinüzitli bir burun gibi arkadaşımın üzerine. Neyse, kendi düşünsün dedim içimden buz kovasında cılkı çıkmış bir kaç buza bakıp 'Hoop Hüseyin' diyerek...





9 Ekim 2010 Cumartesi

Sıkıcı ! (7. Bölüm)

Yaşamın en adil olmayan yanı nasıl sona erdiğidir Demek istediğim şu ki; yaşam zordur ! Zamanınızın büyük bir kısmını alıp götürür. Bu yaşamın sonunda ne elde edeceğinizi düşünüyorsunuz ki? Bir ölüm ! Nedir ki bu? Bonus ikramiyesi mi? Bence yaşam süreci tam tersine işlemelidir. Önce ölüp bu konudan kurtulmalıydınız. Daha sonra yıllanmış bir evde otururdunuz. Gençleşince o evden kovulurdunuz, kendinize altın bir saat alırdınız ve işe gitmeye başlardınız. Yeterince gençleşene ve emekli olana kadar 40 yıl çalışırdınız. Uyuşturucu, alkol, partiler vb. derken lise çağına gelirdiniz. Daha sonra ilköğretime başlar ve çocuk olurdunuz, oyunlar oynardınız, hiç bir sorumluluğunuz olmazdı, daha sonra da küçük bir bebek olurdunuz ve ana rahmine geri dönerek son dokuz ayınızı orada yüzerek geçirirdiniz.   .... Ve sonrasında da hayatınız bir orgazm hali olarak sona ererdi.- George Carlin

Toplantı sonrasında kokusu katlanılabilir hale gelmiş asansörle zemin kata indim. Güvenlik turnikesi ziyaretçi kartımı okumakta yine zorluk çıkardı, ancak bir kaç denemeden sonra geçtim ve danışmaya kartımı vererek kimliğimi aldım. Kırmızı 'love seat' koltuğunda uslu uslu oturan bir kadın ve bir adam vardı. Amaç olmadan araç bir şeye yaramıyordu zaten. Kapıdan dışarıya çıktığımda saatime baktım, 17:50 olmuştu. O kırmızı koltukta oturanlar ve şirkettekiler her kimse fazla mesai toplantısına kalacaklardı ve evleri de aynı yakadadır inşallah diye ümit ettim, hoş, olsa ne fark ederdi ki bu kangren olmuş İstanbul trafiğinde... Bu saatte aracımı alıp karşıya geçersem sabah yaşadığım trafik işkencesinin bir benzerini yaşayacağımı biliyordum. Ya o trafik işkencesine katlanıp evin yolunu tutacaktım, ya da trafiğin dağılmasını beklemek üzere vaktimi geçirmeye çalışacaktım. Kırk katır mı, kırk satır mı sorusu tam olarak buydu. Gerçi, trafiğin her zaman olduğu gibi gece yarısında dağılacağını biliyordum, çünkü benim gibi düşünerek tatlı su kurnazlığı yapan binlerce insan vardı karşıya geçmek için aynı saati bekleyen.. Sonunda da tüm bu kurnaz insanlarla gecenin bir yarısı karşıya geçmek zorunda kalıyoruz, herkesin aklından da aynı şey geçiyor; 'Yuh artık, bu saatte şu trafiğe bak, çivisi çıkmış bu İstanbul'un' sözleriyle. Kalmaya karar verdim, her ne kadar dinginliğe ihtiyacım olsa da, trafik içinde karmaşa ve sıkıntı yaşayacağımı biliyordum, en azından karmaşaya tatlı bir sos katayım istedim. Küçük bir 'Bodrum' havasını andıran ve herkesin eğlencenin en güzelini, potansiyel aşkının en iyisini bulacağı ümidiyle gelerek suyunu çıkardığı Asmalı Mescit tarafına doğru yürümeye başladım. Yürürken, İstanbul'un  en geniş katolik kilisesi olan Saint Antoine Kilisesi'nin önünde durdum öylesine. İtalyan Giulio Mongeri tarafından yapılan mimariye ve o sırada sağımdan solumdan geçen insanlara baktım. Ne güzel bir anlayış ve saygıydı bu. İnsanların sanata, fikirlerine ya da dine duydukları inanç ve saygı çok önemsenmeliydi, en akıl almaz sanatçı da Yaratanın ta kendisiydi ve onun yarattığı sanatçılar bu şahane yapıları inşa edebiliyordu, en güzel sevgilinin bize sunduğu yaratıcı kullar, daha ne olsun ! Sonra, geçmişte batı tarzı bir estetikle yapılmış tüm Beyoğlu binalarını ve aralarına bizim serpiştirdiğimiz gayrı estetik mimarileri düşündüm. Birileri sanat ve görsel estetik aşkıyla yapılırken, diğerleri rant aşkıyla ya da aceleden yapılmıştı besbelli. Doğu felsefesi bu kadar içsel ve ruhani odaklıyken diğerlerinden çok daha fazlasını yapabilirdi diye düşündüm.  Mimar Sinan'ın yaptığı akıllara zarar, sanat şaheseri camilerini ve yapıtlarını hayal ettim. Neydi tüm bu süreci tersine döndüren ya da bizim insanımızı onlardan farklılaştıran bilemedim, belki de bizim de bir rönesansa ihtiyacımız vardı.  Senin gözünün önünde, senin ülkende, senin semtinde bu kadar güzel binaları yapan batılılar varken sen hiç mi beslenemedin bu estetikten, daha iyisini yapmak için hiç mi istek ya da ilham duymadın yaşadığın ülkeyi güzelleştirmek için? Bunun cevabı batılının sahip olduğu sermaye gücüne ilişkin bir kısıt olamazdı bizim insanımız için, bunun böyle olmadığını, en azından, masmavi pencereleri, beyaz ve taştan yapılmış iç açıcı mimarisi, cam önündeki rengarenk çiçekleri, kayrak taşlarıyla döşenmiş bahçeleriyle ispatlayan sade, hayat dolu, şirin ve estetik Ege kıyı mimarisinin evleriydi. Belki onlar da batılı bir estetikten beslenmişlerdi ama, estetiğe saygı duyarak ve içselleştirerek devam ettirmişlerdi bu güzelliği, üstelik o devrin imkanlarıyla pahada çok daha az bir bedelle. Sonucu ne mi oldu, su yolunu buldu, Alaçatı ve Bodrum gibi yerlerde o dönemde yapılan mimarileri satın almak için ödeyeceğiniz bedellerle şu an  neredeyse Beverly Hills'te müstakil bir ev alabilirsiniz, 'Ars Longa, Vita Brevis', yani, 'Sanat kalıcıdır , hayat kısadır'...

Asmalı Mescit'e ulaşmıştım, orası da İstiklal Caddesi'nin ziplenmiş bir dosya hali. Bu ziplenmiş dosyayı açmak için winzip benzeri herhangi bir program icat edilmedi henüz. Sokakta 3 metre öteye gitmek için neredeyse yaklaşık 5-6 dk. bekleniyor. Sosyetik tiplerden öğrencilere, turistlerden serserilere kadar her tipin yanınızdan geçip gitmesini beklemek zorundasınız bir kaç adım ilerlemek için. Herhangi bir  lokantada yer bulmanın bir kaç kilo uranyum bulmakla aynı şey olduğunu fark ediyor insan, 'her yer rezerve abi' bahanesiyle refüze edilerek. Talep o kadar çok ki, tek ya da iki kişi olduğunuzu görürlerse dört kişilik bir masayı ciro kaybını göze almamak için vermiyorlar yerleri de olsa, oturacak insanın konuşma şekline, yapısına ve o lokantanın ortamını güzelleştirebileceğine hiç bakmadan. Beyoğlu'nun mimarisinde olduğu gibi, rant kaygısı burada da üstün geliyor estetiğe. Bu anlaşılabilir bir durum aslında, adam senden bir sanat eseri inşa etmeyecek sonunda, kar edecek, ama sırf rant uğruna ağzından cinsel salyalar akan bir kaç magandayı ağırlayacağıma, varlığıyla benzerlerini çekecek bir ya da birkaç düzgün kişiyi ağırlamayı tercih ederdim kendi işletmemde, bu da bir sanattır ve Ege mimarisinde olduğu gibi uzun vadede o işletmenin gerçek değerini ortaya çıkaracak çok önemli bir değerdir diye düşündüm.  

Yanımdan geçen yaşlı çiftin kulağıma çarpan 'Überfüllt' (kalabalık) kelimesiyle Alman bir karı koca olduğunu anladım . Bu yaşlı çift hayatlarının belki de son deminde bu çılgın kalabalığın arasındalardı. Nedir bu insanların motivatörü ya da bizim insanımızı bundan alıkoyan yaşlılıklarında?  Yaşama son ana kadar tutunmayı istemiyor muydu insanlar, en canlı örneği karşımdaydı. Onlar gençliklerinde de yaşamışlardı belki de tüm bu eğlenceyi fazlasıyla, şu an o kadar eğlenecek enerjileri olmasa da,  zamanın bir gaz lambası kadar kısa ve kaygan iplerine yaşlı pençeleriyle son kez tutunup mutlu olmaya çalışıyorlardı.  Bu, kültürden ya da refah düzeyinden kaynaklanan bir durum değildi, bu felsefi bir durumdu benim için. Beşi bir yerdeyi almak için para ayırabilen Ali dede ve Ayşe nine, ömürlerinin son baharında bilmedikleri bir ülkeyi gezip görselerdi, ne de güzel gülerlerdi lisan bilmeden başlarına gelenlere oralarda. Belki de eşlik edecekti Ali dede sazıyla San Marco Meydanı'ndaki bir cafe çalgıcısına etraflarına büyük bir kalabalık toplayarak. Döndüklerinde anlatacaklardı 'O Sole Mio'nun herkesin kalbine işledikleri doğu-batı sentezini rengarenk fotoğraflar eşliğinde. Bir hikayeleri olacaktı böylece tüm çocuklarına ve torunlarına ömür boyu vizyon açacak. Norman Cousins'in sözlerini hatırladım Asmalı'da umutsuzca boş bir masa bakınarak, 'Ölüm yaşamdaki en büyük kayıp değildir, en büyük kayıp yaşarken içimizde ölendir'

6 Ekim 2010 Çarşamba

Sıkıcı ! (6. Bölüm)

Genellikle en az üretken olan kişiler, toplantı yapmayı daha çok destekleyen kişilerdir.- Thomas Sowell

Asansörlerden sağ tarafta bulunanı zemin kata geldi. Elinde, boş tabakların, çatal bıçakların, sulu yemek artıklarının ve yenmemiş bir kaç dilim ekmeğin bulunduğu büyükçe bir tepsi olan, kırmızı şeritli siyah pantolonuyla askeri bando elemanı görüntüsü veren bir lokanta komisi,  kısa kollu desenli bir gömlek üzerine desenli bir kravat takmış, 50'li yaşlarında, gözlüklü, göbeklenmiş ve dişinin arasına kaçmış bir yemek parçasından kürdanla kurtulmaya çalışan bir adam ile, kısa boylu, kalın bodur bacaklı, siyah yüksek topuklu ayakkabı, siyah mini etek, kırmızı dekolte gömlek giymiş genç bir kadın birlikte indiler. Asansöre bindim, kabin içindeki yemek, ter ve mini etekli kızın ağır parfüm kokuları birleşmişti, dayanılmazdı. Ağzımdan nefes almaya çalışıyordum. Dışarıdan gelen telaşlı ayak seslerini duyarak birinin daha asansöre yetişmeye çalıştığını anladım. Kapanmakta olan kapının arasına elimi uzatarak kapının yeniden açılmasını sağladım. Gri ceket ve etekli, beyaz gömlekli, inci kolyeli, alçak topuklu bir ayakkabı giymiş 40'lı yaşlarında olduğunu düşündüğüm zarif bir kadın 'Teşekkürler' diyerek bindi asansöre. Bu zarif kadınla, asansörden az önce inen diğer kısa boylu mini etekli kızı karşılaştırdım zihnimde. Coco Chanel'in enfes cümlesini hatırladım yeniden, 'Moda uçup gider, sadece stil/tarz kalıcıdır'. Asalet ve estetik zevk sonradan edinilebilecek bir şey değil diye düşündüm. 5. kat butonuna bastım, o da 4. katın butonuna bastı. Asansör 1. katta durdu ve 20'li yaşlarında, boynunda personel kartı olan genç bir çocuk bindi. 2. katın butonuna bastı ve yüzünü kapı yönüne, sırtını bize dönerek bekledi. Bir ara kokunun nereden geldiğini anlamak için kafasını çevirip bize doğru baktı. Bu çocuk, sadece 1 kat yukarı çıkmak için onca süre asansör başında beklemişti, halbuki 10 saniye içinde yürüyerek çıkabilirdi yukarı.  2. katta 'İyi günler' vb. hiç bir nezaket cümlesi kurmadan indi. Bu çok acayip bir durumdur, insanlar genellikle asansörden inerken böyle şeyler söylerler, ama bindiklerinde kimse birbirine selam vermez. Ölüm sessizliğiyle geçen asansör yolculukları, sadece inerken kibarca söylenen 'iyi günler' ya da 'iyi akşamlar' dilekleriyle son buluyor genellikle. Halbuki asansör bozulup kat arasında kalsa, bülbül gibi konuşmaya başlayan insanlar, arıza süresi uzarsa vahşi hayvanlar gibi çığlıklar da atabilirler tüm nezaketi elden bırakarak. Durumsallık işte... Asansör içindeki aynalar var bir de, erkeklerin yalnız değillerse hiç bir zaman bakmadığı ve kadınların asansör ne kadar kalabalık olursa olsun bakmayı hiç bir zaman ihmal etmediği. Yanımdaki zarif kadın da ihmal etmedi zaten. Ağzımdan soluk almaya devam ettiğim için 10 kilometre koşmuş Danua cinsi bir köpek gibi nefes sesleri çıkarıyordum. Kadın sapık olduğumu düşünmüyordur inşallah dedim içimden. Acaba kabin içindeki leş kokusu üstüme siner mi diye de endişe ediyordum, gireceğim toplantıda ne düşünürlerdi hakkımda? 'Balıklar ve misafirler üç günden sonra kokmaya başlarlar' demiş Benjamin Franklin, ben daha şimdiden mi kokuyordum çok kısa süreli bir misafir olacağıma rağmen? Zarif kadın 'İyi günler' dedi, aynı şekilde cevapladım 4. kata geldiğimizde. Kapı açıldı, o inerken ben de kafamı bir tırtıl edasıyla dışarıya uzatarak kısa süreliğine de olsa dışarıdan nefes almaya çalıştım, o da fark etti bunu ve kesinlikle manyak olduğuma kanaat getirdi. 5. kata ulaştım ve asansörden indim. Deli gibi üzerimi koklamaya başladım. İki ucunda iki farklı firmanın kapı girişleri olan bir koridorun ortasında duruyordum, sol tarafta bulunan ve randevumun olduğu firmanın camdan bir kapısı vardı ve kapının hemen arkasında yüzü bana doğru dönük oturan sekreterin koklama hareketlerimi gördüğünü fark ettim, toplantı başlamadan karizmayı çizdirmiştim. Asansördeki durumumu da görseydi beni içeriye almayıp hemen güvenliği çağırırdı diye düşündüm. Elimdeki ziyaretçi kartını cam kapının yanındaki güvenlik aparatından geçirdim. Açılmadı. Sekreter kız kalkıp kapıyı açtı. Kızın yüzündeki jest ve mimiklere odaklandım üzerimden bir koku aldığını belli edecek mi diye. Kiminle görüşmek istediğimi sorduğunu bile algılayamadım, çünkü bir ruh hastası bakışıyla bakmıştım kızın yüzüne bir kaç saniye boyunca. O sorusunu sormuştu ve ben de sadece ona bakmıştım, koklama hareketlerinden sonra bir de bunu görmüştü kız. 'Beyefendi kiminleydi randevunuz?' diye biraz daha yüksek sesle tekrar etti. Görüşmek istediğim kişinin adını söyledim. İlgili kişiye telefon açtı ve beni toplantı odasına yönlendirdi. Toplantı odasına doğru ilerlerken açık ofiste çalışan insanlara baktım, kızların bilgisayar ekranlarına yapıştırdıkları ponpon benzeri süs eşyalarını, tepesi tüylü kalemlerini gördüm kalem kutularında. Hemen hepsinin masasında da küçük saksı çiçekleri ya da mini kaktüsler mevcuttu. Detaycı yapılarını sevimli ve cici kız imajıyla katıştırarak hayatın her alanına yansıtıyorlardı bu kadınlar. Erkeklerin özensiz masalarında bulunan kahve kupalarında da tuttukları futbol takımlarının amblemlerini ve aile fotoğraflarını gördüm.   Açık ofis, çalışanlar tarafından sevilmeyen bir ortamdır, mahremiyetiniz kalmaz, özel telefon görüşmeleri için bile ofis dışına çıkmak zorunda kalırsınız. Ama arkadaşlarla sohbet etme ve sıkılmama gibi avantajları da vardır. Yine de, sokağın özgürlüğünü en konforlu ofise bile değişmem diye geçirdim içimden.

Yıllarca kurumsal firmalarda görev yapmış bir insan olarak, toplantı esnasında nelerle karşılaşabileceğimi biliyordum.  Genelleme yapmasam da, bazı firmalar için toplantıların vazgeçilmez bir alışkanlık olduğunu, toplantı katılımcıları pozitif ve egosuz kişilerse toplantıdan büyük keyif alınacağını da biliyordum. Ancak, bazı firmalar için, toplantının, hoşnutluğun sadece kendi tarafına çevrilmek üzere düzenlendiği bir mastürbasyon seansı olduğuna da şahit olmuştum.  Öyle bir toplantıyı da gözlerinin önünde sözleşmeyi yırtarak terk etmiştim zaten, çok rahatlatıcı bir histi. Egolarını sahip olduğun pozisyona yaklaştırmayacaksın, pozisyon elden giderse, egon da onunla birlikte gider çünkü. Kare şeklinde düzenlenmiş bir masa, kapının hemen girişinde bulunan ve üstünde daha önceki toplantıdan kalan bazı yazı ve rakamların bulunduğu bir philip chart, üzerinde daha önce içilmiş çay bardakları ve projeksiyon cihazı bulunan bir toplantı masası ve salonun dibinde çay, kahve vb için ayarlanmış küçük bir servis masasının olduğu toplantı odasında nereye oturabilirim diye bakındım. Sadece ben vardım içeride ve şimdilik her yer benimdi. Masanın kapı girişine doğru bakan yerine oturdum ve önümdeki küçük plastik su şişesiyle oynamaya başladım anlamsızca. Aynı anda iki erkek ve iki kadın girdi salona,  kısa bir selamlaşmadan sonra kartvizitler alınıp verildi. 17. yüzyılda kartvizitler üzerine ilgili işletmenin bulunduğu yere ait harita ve yol tarifi de konuyormuş, bu dönemde de yapılsa hiç fena olmaz diye düşündüm. Her toplantının ilk cümlesi olan 'Ne içerdiniz?' sorusuyla toplantı başladı. Arada bir üstümü kokladım, toplantıdakiler daha sonra sekreter kızla da konuşurlarsa bunun bir tik olduğuna hükmetsinler istedim. Yaklaşık 20 dk. geçmişti ve iki kadın toplantı liderinin kim olacağı konusunda aralarında gizli bir savaş yürüttükleri için her kafadan ayrı ses çıkıyordu. Ben de içimden 'He abicim, he ablacım' diyordum mecburen, çünkü halen gerçekten konuşmamız gerekenleri konuşmuyorduk. Sonunda, kadın olanlardan daha soğuk, ciddi ve kıdemli görüneni diğerine aleni bir laf çarparak liderliğini ilan etti ve diğeri de yüzünde sarkastik bir gülümsemeyle sustu, toplantının kalanında da benim sorularıma dahi cevap vermedi 'falanca hanım daha iyi biliyor, ona sorun' diyerek. Bir ara, sıkıldığı her halinden belli olan iki adamdan biriyle göz göze geldik, hafifçe tebessüm etti bana, o iki kadın arasında dönen savaş rüzgarlarına her zaman maruz kaldıklarını ima eder gibi. Ben de tebessüm ettim ona 'siz bitmişsiniz okeye dönüyorsunuz' imasıyla. Bakışlar ve gülüşler bazen ne çok şey ifade edebiliyor, ama doğru şekilde yapamıyorsanız sadece bir salak ya da deli olduğunuzu da düşünebilirler. Dördünden sadece biri hariç, 3 sıkıcı insanla yapılan bu sıkıcı toplantıyı bitirmiştim 50 dk. sonunda ve somut hiç bir karar alınmamıştı çoğu toplantıda olduğu gibi. Çay ve kahve eşliğinde saçmalama egzersizleri yapmıştık sadece. Sekreter kızın önünden geçerken yeniden koklama hareketleri yapıp dışarı attım kendimi...

7. Bölüm geliyor, kalın sağlıcakla...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Sıkıcı ! (5. Bölüm)

Tüm gerçek ve büyük düşünceler yürüyüş esnasında tasarlanır - Friedrich Nietzsche

Eczaneden çıktım, Beyoğlu'nda işle ilgili bir toplantı yapmam gerekiyordu ve daha zamanım vardı. Toplantı saatine kadar nasıl zaman geçirebileceğime karar veremedim. Neyse ki Beyoğlu'ndaydım, burada elbet yapacak bir şey bulurdum, trafik nedeniyle geç kalabileceğimden korkarak kuş uçmaz kervan geçmez bölgelerdeki iş toplantılarına bile 1 saat önce ulaşıp hiç bir şey yapmadan arabanın içinde mal gibi beklemek zorunda kalmıştım defalarca. Amaçsızca dolanırken buldum kendimi İstiklal'de, hiç bir alakam olmadığı halde kadın giyim mağazalarının vitrinlerine bile boş boş bakıyordum göz ucuyla. Bu tip durumlarda bir nalburiye dükkanının vitrininde sergilenmiş menteşe ve çivilere bile 'hımm, ne kadar da ilginç' edasıyla bakabiliyor insan boşluk ve sıkıntıdan. Eskiden sadece at nalı satarmış nalburlar, nasıl bir evrim geçirmiş koca meslek, at nalından inşaat malzemelerine geçmişler, önümüzdeki yüzyılda doğrudan binaların kendilerini satabilirler bu evrilme yapısıyla. Yürürken önüme değil dükkanlara baktığım için karşı yönden gelen insanlarla bir kaç kez çarpıştım. Çarpışmalardan sonra çarpıştığım kişiler 'nıç nıç nıç, ipini koparan geliyor Beyoğlu'na, öküz gibi yürüyorlar'  gibilerinden yorum yaparlar mı arkamdan diye paranoyakça geriye dönüp bakarak yürümeye çalıştığımda da başkalarıyla çarpıştım. Öyle bir kalabalık var ki İstiklal'de, bu caddede yürümek milyonlarca benzerinin arasından sıyrılıp yumurtaya ulaşmaya çalışan bir sperm gibi hissettiriyor insana kendini. Şuursuzca yaptığım yürüyüşle Taksim Meydanı'na ulaştığımı fark ettim ve gerisin geri dönüp tünel istikametine doğru yürümeye başladım. Müzik dükkanlarının birinde çalan Beethoven 9. senfoninin sesi yankılanıyordu caddeye, o müzikle birleşen sokağın görüntüsü bir film fragmanı gibi oluyordu benim için, hiç bir yönetmen tarafından kolayca yaşatılamayacak kadar canlı bir film. O müzikle birlikte, Albert Einstein'ın sözleri geldi aklıma. 'Her şeyi bilimsel olarak izah etmek mümkün olabilirdi ama bu çok anlamsız olurdu, bir Beethoven senfonisini dalga basıncı varyasyonu şeklinde izah etmek kadar manasız olurdu'. Çok haklıydı, insanların Tanrı'ya hiç bilmedikleri bir nedenle kalpten inanmalarını da bilimsel olarak izah etmelerini beklemek tamamen aynı şey oluyor diye düşündüm.  


Amaçsızca yürümekten fenalık gelmişti üstüme, midemi rahatsız ettiğini bildiğim halde hiç vazgeçemediğim sade bir Türk kahvesi içmeye karar verdim herhangi bir yere oturarak. Mısır Apartmanı karşısında bulunan sokak kafelerinden birine oturup siparişimi verdim. Kafe kalabalıktı ve çoğunlukla kahve eşliğinde cheesecake ve benzeri şeyler yiyen kadınlarla doluydu, bazıları da birbirlerine kahve falı bakıyordu. Çok uzun yıllar önce insanlar çanların içindeki pas lekelerine bakarak geleceğe dair kehanetlerde bulunuyorlarmış. Bu ne kadar mantıklıysa kahve falı da o kadar mantıklı diye düşündüm. Ayrıca, insanın geleceğini gerçekten bilmesi kadar can sıkıcı bir şey olabilir mi? Tatlı ya da acı sürprizler olmadan tat alınır mı bu yaşamdan ? Sanırım kadınlar iyi bir sevgili, eş çıkacak mı faldan diye güdüleniyorlar genellikle, sonra da duymak istediklerini söyleyen kişiye içten içe sevgi duyuyorlar. Kadınların tatlı yiyeceklere olan düşkünlükleri de ne garip diye düşündüm, en asabi olanı bile neşeleniyor tatlıyı bünyeye zerk edince, psikiyatr reçetelerine antidepresan kategorisinde girmeli diye düşündüm, 'Size günde 3 cheesecake yazıyorum, Bağkur ya da SSK anlaşmalı kafelerin birinden alabilirsiniz'. Yanımdaki masada karşılıklı oturmuş bir kız ve oğlan vardı, oğlan iki kolunun dirseklerini masaya yaslamış şekilde kıza alçak sesle bir şeyler anlatıyordu. Kız da oğlana değil, önüne doğru bakarak kafasını aşağı yukarı isteksizce sallıyordu oğlanın söylediklerini onaylar anlamda. Oğlan bir ara kızın elinin üzerine koydu kendi elini, kız kafasını kaldırmıyordu bile, bunun bir ayrılık konuşması olduğunu anlamıştım. Kız hiç konuşmamıştı ben geldiğimden beri ve halen susuyordu. Oğlan hesabı ödedi ve ayağa kalktı, kızı yanağından öptü ama kız kafasını kaldırmıyordu, boş gözlerle önüne bakıyordu. Oğlan giderken kız arkasından donukça baktı ve yeniden önüne çevirdi gözlerini, elinde bir çatalla önündeki cheesecake'in üzerini yavaş yavaş kazıyordu manasızca, sonra gözyaşlarının o cheesecake'in üzerine damlamaya başladığını gördüm, cheesecake gibi bir tatlıyla kızın acı göz yaşları tuhaf bir şekilde buluşmuştu.  Kızın büyük bir hayal kırıklığı yaşadığı çok açıktı. 'Derin bir aşkın olmadığı yerde derin bir hayal kırıklığı da olamaz' demiş Martin Luther King, aşkı derin olan kızdı belli ki ve bundan sonra geçireceği tüm depresif zamanlarda üstünü kazıdığı cheesecake'i ne kadar çok tüketmek zorunda kalacağını fark edemiyordu. Kafe sahipleri de buna benzer tüm olayların cirolarına ne kadar katkı yaptığını fark edemiyorlardı, birilerinin mutsuzluğundan kendilerine mutluluk yaratıyorlardı istemeden de olsa. Garsonun getirirken bir kısmını altındaki tabağa döktüğü ve bardakla tabak arasına peçete koyarak pansuman yaptığım kahvemi bitirdim, toplantıya yaklaşık 10 dk. kalmıştı.Kız halen ağlıyordu sessizce masada ve o da nereye gideceğini bilemeden boş boş dolanacaktı Beyoğlu'nda muhtemelen.

Toplantının yapılacağı binaya döner kapısını ittirerek girdim, danışmadaki kız kiminle görüşmek istediğimi sordu ve o kişiye telefon açtı, ulaşamıyordu. Benden oturarak beklememi rica etti arkamda bulunan iki kişilik kırmızı koltuğu göstererek. Bu tip koltuklara love seat deniyor, yani aşk koltuğu. Bir iş yeri danışmasında tercih edilmemesi gereken bir koltuk türü bence, adını aldığı amaçtan dolayı. 'Siz şurada sevişe durun beklerken, ben görüşeceğiniz kişiye ulaştığımda haber veririm' diyebilse nasıl olurdu diye geçti aklımdan. Bir kaç dakika içinde danışma memuru kızın 'Hangi firmadan gelmiştiniz?' sorusuyla dağıldı bu düşünceler zihnimden. Firma adını söyleyerek yaklaştım danışmaya. 'Bir kimlik rica edebilir miyim?' diye sordu. Kimliğimi verip ziyaretçi kartımı aldım kadından, 5. kata çıkmamı söyledi. Güvenlik turnikesi ziyaretçi kartımı okumayı reddetti bir kaç sefer, sonra bip sesiyle yeşil ışığın yandığını görerek geçtim ve her ikisinin de meşgul olduğunu gördüğüm asansörlerin önünde beklemeye başladım.


6. Bölüm geliyor, kalın sağlıcakla...










2 Ekim 2010 Cumartesi

Sıkıcı ! (4. Bölüm)

Bir insanın ne kadar olgun olabileceğinin ölçüsü, ne kadar utancı tolore edebileceğiyle doğru orantılıdır- Douglas Engelbart

Tarife göre eczaneye yürümeye başladım sol ayağımı sürüyerek. Yolda hiç tanımadığım, benim yaşlarımda bir adam bana adımla hitap ederek 'Selam abi, naber?' dedi. Bu adamla ilgili kafamda en ufak bir hafıza kayıtı yoktu. İçinde bulunmaktan en nefret ettiğim durumlardan biridir bu, tanımış gibi yapsam ve durup konuşmaya kalksam daha fazla soru sorabilir ve onu tanımadığıma dair foyam ortaya çıkabilirdi, sadece 'İyidir, sağol' diyerek yoluma devam etsem karşı taraf üzerinde hakkımda bir daha asla geriye döndüremeyeceğim bir izlenim bırakabilirdim. Ani bir kararla, 'Sağol, sen nasılsın, işler nasıl?' demeyi tercih ettim bir kaç saniye içinde yiyeceğim gole hazırlanarak. Golü yediğimi anlamıştım dudağından dökülen 'Görüşemedik abi o geceden sonra' cümlesiyle. Ne gecesiydi ki bu ? Adamı tanımıyorum bile, böyle insanlar bir şehrin tüm telefon rehberini ezberleyebilirmiş gibi geliyor bana bu tip durumlarda. 'Ya evet görüşemedik, sen neler yaptın o geceden beri?' diye karşı atağa kalktım tamamen bir kaosun içine sürüklendiğimi bilerek. 'Ne olsun işte, Burcu'dan ayrıldım, şimdi bir yazılım firmasındayım' dedi. Burcu kimdir ya? Sanki karşımda bir darbeli matkap var beni darmadağın etmek için tüm gücüyle çalışan. 'Nasıl memnun musun bari yeni işinden?' diye sorsam uzayıp gideceğini biliyordum bu çok anlamsız yapmacık konuşmanın. 'Neyse hayırlısı olsun, kusura bakma ama benim bir yere yetişmem lazım, görüşelim bir ara, kendine iyi bak' diyerek kurtulmaya çalıştım daha fazla batmamak için. 'Abi senin cep bende yok, bir çaldırsana kaydedeyim' dedi. Bitmiştim. Demek ki onun cebi bende kayıtlıydı. O bana ismimle hitap ederken ben ona sen diye hitap etmiştim tüm konuşma boyunca zaten. Şimdi adını bilmediğim bir adamın cebini nasıl çaldıracaktım rehberimden? Tam eveleyip geveleyecekken ilahi bir el zihnime dokunarak 'Benim telefon çalınmıştı, rehberim silindi, benim numaram xxxxxxxxx' diye cevap verdirtti bana.  Hemen numaramı tuşlayarak 'Çaldırıyorum, sen de kaydet benimkini' dedi adam. Telefonumun ekranını gizleyerek 'Beyoğlu adam' diye kayıt girdim rehbere. Bir gün beni cebimden arasa 'Naber Beyoğlu adam?' diye cevaplayamazdım ki telefonu, daha acı bir diyalog başlayacağını tahmin ediyordum ilk aramasında.  El sıkışıp 'görüşürüz' dedik birbirimize. Yine de ucuz kurtulmuştum, ya yanımda birileri olsa ve yanımdakilere o adamı ismini söyleyerek tanıştırmak zorunda kalmış olsaydım? O tip durumlarda yanımdaki kişi/kişilerin ismini söylüyorum sadece, karşı tarafın da kendi adını açıklamasını bekleyerek , böylece ben de öğrenirim adını diye düşünüyorum, en pespaye kurnazlık. Onu tanıyamadığımı kibarca özür dileyerek dile getirsem ne kaybederdim ki, tüm bu ızdıraptan kurtulmuş olurdum ama bu tip durumlarda da karşı taraf kendinin önemsenmediğini düşünüp bozulabilir diye düşündüm. İnsanlığın kendi başına sardığı en büyük belalarından birisini öyle veya böyle atlatmıştım.

Eczaneye ulaştım, eczacı kalfası internet başındaydı, birileriyle yazışıyordu. Yara bantı istediğimi söyleyince aralarındaki fiyat farkı tam tamına % 1000 oranında fark gösteren ürünler gösterdi, makul olan birini seçtim. Bir sandalyeye oturdum, bandı yapıştırmak üzere ayakkabımı ve çorabımı çıkarmaya çalışırken, her zaman özenli ve  temiz çoraplar giymeye çalıştığım için takdir ettim kendimi, insan ayakkabısını nerede çıkarmak zorunda olacağını kestiremiyor neticede. Yeni bir çorap giymek, tam giydiğim anda çok nefis hissettirmiştir bana her zaman, pamuklu da olsa, merserize de olsa garip, ipeksi, sıcak bir yumuşaklık duygusu veriyor. Bir kaç yıkamadan sonra gider ama o duygu. Sanırım aşka ait duygular da böyle tüketiliyor çoğu zaman. Her seferinde yeni bir aşk bulunmaz ki ama yeni çorap alır ya da giyer gibi. 'Mükemmel bir aşk yaratmak yerine mükemmel bir sevgili yaratmak için harcıyoruz zamanımızı boşuna' diyor A.B.D.'li yazar Tom Robbins. Demek ki ayağında güzel çorapların varken hiç bir zaman yağmurda koşmayacaksın, mükemmel bir sevgi yaratmak için de böyle yapmak gerekli ama kaç kişi becerebiliyor ki diye düşündüm. Yara bandının gazlı bez kısmını tam yaranın üzerine denk getirmeye çalıştım aynı bandı bir kaç sefer yapıştırıp yeniden çıkararak. İçeri giren bir müşterinin uzattığı reçeteyi görünce eczacıları düşündüm bu sefer. Nasıl bir kitleydi ki bu meslek grubuna ait insanlar? Nasıl okuyabiliyorlardı o reçetelerdeki okunması imkansız kelimeleri hiç bir zorluk çekmeden? Fakülte sonrasında, sümeroloji, ejiptoloji, sembolizm gibi her türlü bilgiyi bir chip ile beyinlerine mi yerleştiriyorlardı? Tecrübeyle oluyor desem değil, meslek hayatına yeni başlayan genç bir eczacı dahi hiç zorlanmadan okuyabiliyordu bu reçeteleri, tam bir muamma, kimsenin de çözebileceğini düşünmüyorum. Peki doktorlar, onlar neden bu şekilde yazıyorlar? Hasta anlamasın ne ilaç yazıldığını, bu sadece eczacılarla onlar arasında kalsın gibi gizli bir ittifak var sanki iki meslek grubu arasında. Kalfa hastaya ilacı uzatırken 'Sizin yaşınız daha çok genç, kendinize mi alıyorsunuz bunu? ' diye sordu. Uzattığı ilacı görünce başta beyin olmak üzere vücuttaki tüm kan akışını genital bölgeye yönlendiren ve literatürde 'mucize' olarak adlandırılan ilaçlardan biri olduğunu anladım.

Çok değerli bir dostumla yaptığımız konuşmada bu küçücük hapların ekonomi üzerinde nasıl canlandırıcı bir etkisi olduğunu ve buna ilişkin en ufak bir makale dahi yazılmadığını söylemişti. Ne kadar haklıydı, ununu elemiş, eleğini asmış ve sade rutinleri dışında hiç para harcamayan bir sürü erkek bu ilaçlarla öyle veya böyle işlevsel hale gelerek kendilerine cesurca sevgili ediniyor, bu sevgililere türlü hediyeler alıyor, otel odaları tutuyor, yemeklere götürüyordu, sağa sola dağıtılan bahşişler de cabası. Hatta bu erkekler kamuoyunun tanıdığı kişilerse ve yakalanırlarsa haberin niteliğinden dolayı gazetelerin tirajları, tv kanallarının izlenme oranları ve buna bağlı reklam gelirleri artıyordu. Bu olayın sadece erkeklere yönelik bölümüydü tabi ki, kadınlar da yeni sevgililerine kendilerini beğendirmek için kişisel bakım, kıyafet vb. konularda çok daha fazla harcama yapıyorlardı. Küçücük bir hapın içine dev bir ekonomi gizlenmişti resmen. Ama neden bu genç delikanlı bu hapa ihtiyaç duyuyordu eğer fizyolojik bir bozukluğu yoksa diye merak ettim bunun gibi gençlerin bu tip ilaçları kullandığına daha önceleri de şahit olan birisi olarak. Tek sebebi erkeklerin işin niceliksel kısmıyla ilgili lise çağlarından beri birbirlerine muzaffer bir komutan edasıyla anlattıkları desteksiz palavraları gerçeğe dönüştürüp kanıtlama ihtiyacı olabilirdi. Cebimdeki birkaç bozukluğu çıkardım yara bandının ücretini ödemek için buruş buruş bir sürü kasa fişi ve kredi kartı sliplerini cebimden düşürerek, hiç bir zaman öğrenemeyeceksin bunları tertipli bir şekilde katlayıp cüzdanında tutmayı diye düşünerek.

5. bölüm geliyor, kalın sağlıcakla...