4 Ekim 2010 Pazartesi

Sıkıcı ! (5. Bölüm)

Tüm gerçek ve büyük düşünceler yürüyüş esnasında tasarlanır - Friedrich Nietzsche

Eczaneden çıktım, Beyoğlu'nda işle ilgili bir toplantı yapmam gerekiyordu ve daha zamanım vardı. Toplantı saatine kadar nasıl zaman geçirebileceğime karar veremedim. Neyse ki Beyoğlu'ndaydım, burada elbet yapacak bir şey bulurdum, trafik nedeniyle geç kalabileceğimden korkarak kuş uçmaz kervan geçmez bölgelerdeki iş toplantılarına bile 1 saat önce ulaşıp hiç bir şey yapmadan arabanın içinde mal gibi beklemek zorunda kalmıştım defalarca. Amaçsızca dolanırken buldum kendimi İstiklal'de, hiç bir alakam olmadığı halde kadın giyim mağazalarının vitrinlerine bile boş boş bakıyordum göz ucuyla. Bu tip durumlarda bir nalburiye dükkanının vitrininde sergilenmiş menteşe ve çivilere bile 'hımm, ne kadar da ilginç' edasıyla bakabiliyor insan boşluk ve sıkıntıdan. Eskiden sadece at nalı satarmış nalburlar, nasıl bir evrim geçirmiş koca meslek, at nalından inşaat malzemelerine geçmişler, önümüzdeki yüzyılda doğrudan binaların kendilerini satabilirler bu evrilme yapısıyla. Yürürken önüme değil dükkanlara baktığım için karşı yönden gelen insanlarla bir kaç kez çarpıştım. Çarpışmalardan sonra çarpıştığım kişiler 'nıç nıç nıç, ipini koparan geliyor Beyoğlu'na, öküz gibi yürüyorlar'  gibilerinden yorum yaparlar mı arkamdan diye paranoyakça geriye dönüp bakarak yürümeye çalıştığımda da başkalarıyla çarpıştım. Öyle bir kalabalık var ki İstiklal'de, bu caddede yürümek milyonlarca benzerinin arasından sıyrılıp yumurtaya ulaşmaya çalışan bir sperm gibi hissettiriyor insana kendini. Şuursuzca yaptığım yürüyüşle Taksim Meydanı'na ulaştığımı fark ettim ve gerisin geri dönüp tünel istikametine doğru yürümeye başladım. Müzik dükkanlarının birinde çalan Beethoven 9. senfoninin sesi yankılanıyordu caddeye, o müzikle birleşen sokağın görüntüsü bir film fragmanı gibi oluyordu benim için, hiç bir yönetmen tarafından kolayca yaşatılamayacak kadar canlı bir film. O müzikle birlikte, Albert Einstein'ın sözleri geldi aklıma. 'Her şeyi bilimsel olarak izah etmek mümkün olabilirdi ama bu çok anlamsız olurdu, bir Beethoven senfonisini dalga basıncı varyasyonu şeklinde izah etmek kadar manasız olurdu'. Çok haklıydı, insanların Tanrı'ya hiç bilmedikleri bir nedenle kalpten inanmalarını da bilimsel olarak izah etmelerini beklemek tamamen aynı şey oluyor diye düşündüm.  


Amaçsızca yürümekten fenalık gelmişti üstüme, midemi rahatsız ettiğini bildiğim halde hiç vazgeçemediğim sade bir Türk kahvesi içmeye karar verdim herhangi bir yere oturarak. Mısır Apartmanı karşısında bulunan sokak kafelerinden birine oturup siparişimi verdim. Kafe kalabalıktı ve çoğunlukla kahve eşliğinde cheesecake ve benzeri şeyler yiyen kadınlarla doluydu, bazıları da birbirlerine kahve falı bakıyordu. Çok uzun yıllar önce insanlar çanların içindeki pas lekelerine bakarak geleceğe dair kehanetlerde bulunuyorlarmış. Bu ne kadar mantıklıysa kahve falı da o kadar mantıklı diye düşündüm. Ayrıca, insanın geleceğini gerçekten bilmesi kadar can sıkıcı bir şey olabilir mi? Tatlı ya da acı sürprizler olmadan tat alınır mı bu yaşamdan ? Sanırım kadınlar iyi bir sevgili, eş çıkacak mı faldan diye güdüleniyorlar genellikle, sonra da duymak istediklerini söyleyen kişiye içten içe sevgi duyuyorlar. Kadınların tatlı yiyeceklere olan düşkünlükleri de ne garip diye düşündüm, en asabi olanı bile neşeleniyor tatlıyı bünyeye zerk edince, psikiyatr reçetelerine antidepresan kategorisinde girmeli diye düşündüm, 'Size günde 3 cheesecake yazıyorum, Bağkur ya da SSK anlaşmalı kafelerin birinden alabilirsiniz'. Yanımdaki masada karşılıklı oturmuş bir kız ve oğlan vardı, oğlan iki kolunun dirseklerini masaya yaslamış şekilde kıza alçak sesle bir şeyler anlatıyordu. Kız da oğlana değil, önüne doğru bakarak kafasını aşağı yukarı isteksizce sallıyordu oğlanın söylediklerini onaylar anlamda. Oğlan bir ara kızın elinin üzerine koydu kendi elini, kız kafasını kaldırmıyordu bile, bunun bir ayrılık konuşması olduğunu anlamıştım. Kız hiç konuşmamıştı ben geldiğimden beri ve halen susuyordu. Oğlan hesabı ödedi ve ayağa kalktı, kızı yanağından öptü ama kız kafasını kaldırmıyordu, boş gözlerle önüne bakıyordu. Oğlan giderken kız arkasından donukça baktı ve yeniden önüne çevirdi gözlerini, elinde bir çatalla önündeki cheesecake'in üzerini yavaş yavaş kazıyordu manasızca, sonra gözyaşlarının o cheesecake'in üzerine damlamaya başladığını gördüm, cheesecake gibi bir tatlıyla kızın acı göz yaşları tuhaf bir şekilde buluşmuştu.  Kızın büyük bir hayal kırıklığı yaşadığı çok açıktı. 'Derin bir aşkın olmadığı yerde derin bir hayal kırıklığı da olamaz' demiş Martin Luther King, aşkı derin olan kızdı belli ki ve bundan sonra geçireceği tüm depresif zamanlarda üstünü kazıdığı cheesecake'i ne kadar çok tüketmek zorunda kalacağını fark edemiyordu. Kafe sahipleri de buna benzer tüm olayların cirolarına ne kadar katkı yaptığını fark edemiyorlardı, birilerinin mutsuzluğundan kendilerine mutluluk yaratıyorlardı istemeden de olsa. Garsonun getirirken bir kısmını altındaki tabağa döktüğü ve bardakla tabak arasına peçete koyarak pansuman yaptığım kahvemi bitirdim, toplantıya yaklaşık 10 dk. kalmıştı.Kız halen ağlıyordu sessizce masada ve o da nereye gideceğini bilemeden boş boş dolanacaktı Beyoğlu'nda muhtemelen.

Toplantının yapılacağı binaya döner kapısını ittirerek girdim, danışmadaki kız kiminle görüşmek istediğimi sordu ve o kişiye telefon açtı, ulaşamıyordu. Benden oturarak beklememi rica etti arkamda bulunan iki kişilik kırmızı koltuğu göstererek. Bu tip koltuklara love seat deniyor, yani aşk koltuğu. Bir iş yeri danışmasında tercih edilmemesi gereken bir koltuk türü bence, adını aldığı amaçtan dolayı. 'Siz şurada sevişe durun beklerken, ben görüşeceğiniz kişiye ulaştığımda haber veririm' diyebilse nasıl olurdu diye geçti aklımdan. Bir kaç dakika içinde danışma memuru kızın 'Hangi firmadan gelmiştiniz?' sorusuyla dağıldı bu düşünceler zihnimden. Firma adını söyleyerek yaklaştım danışmaya. 'Bir kimlik rica edebilir miyim?' diye sordu. Kimliğimi verip ziyaretçi kartımı aldım kadından, 5. kata çıkmamı söyledi. Güvenlik turnikesi ziyaretçi kartımı okumayı reddetti bir kaç sefer, sonra bip sesiyle yeşil ışığın yandığını görerek geçtim ve her ikisinin de meşgul olduğunu gördüğüm asansörlerin önünde beklemeye başladım.


6. Bölüm geliyor, kalın sağlıcakla...










Hiç yorum yok:

Yorum Gönder