Toplantı sonrasında kokusu katlanılabilir hale gelmiş asansörle zemin kata indim. Güvenlik turnikesi ziyaretçi kartımı okumakta yine zorluk çıkardı, ancak bir kaç denemeden sonra geçtim ve danışmaya kartımı vererek kimliğimi aldım. Kırmızı 'love seat' koltuğunda uslu uslu oturan bir kadın ve bir adam vardı. Amaç olmadan araç bir şeye yaramıyordu zaten. Kapıdan dışarıya çıktığımda saatime baktım, 17:50 olmuştu. O kırmızı koltukta oturanlar ve şirkettekiler her kimse fazla mesai toplantısına kalacaklardı ve evleri de aynı yakadadır inşallah diye ümit ettim, hoş, olsa ne fark ederdi ki bu kangren olmuş İstanbul trafiğinde... Bu saatte aracımı alıp karşıya geçersem sabah yaşadığım trafik işkencesinin bir benzerini yaşayacağımı biliyordum. Ya o trafik işkencesine katlanıp evin yolunu tutacaktım, ya da trafiğin dağılmasını beklemek üzere vaktimi geçirmeye çalışacaktım. Kırk katır mı, kırk satır mı sorusu tam olarak buydu. Gerçi, trafiğin her zaman olduğu gibi gece yarısında dağılacağını biliyordum, çünkü benim gibi düşünerek tatlı su kurnazlığı yapan binlerce insan vardı karşıya geçmek için aynı saati bekleyen.. Sonunda da tüm bu kurnaz insanlarla gecenin bir yarısı karşıya geçmek zorunda kalıyoruz, herkesin aklından da aynı şey geçiyor; 'Yuh artık, bu saatte şu trafiğe bak, çivisi çıkmış bu İstanbul'un' sözleriyle. Kalmaya karar verdim, her ne kadar dinginliğe ihtiyacım olsa da, trafik içinde karmaşa ve sıkıntı yaşayacağımı biliyordum, en azından karmaşaya tatlı bir sos katayım istedim. Küçük bir 'Bodrum' havasını andıran ve herkesin eğlencenin en güzelini, potansiyel aşkının en iyisini bulacağı ümidiyle gelerek suyunu çıkardığı Asmalı Mescit tarafına doğru yürümeye başladım. Yürürken, İstanbul'un en geniş katolik kilisesi olan Saint Antoine Kilisesi'nin önünde durdum öylesine. İtalyan Giulio Mongeri tarafından yapılan mimariye ve o sırada sağımdan solumdan geçen insanlara baktım. Ne güzel bir anlayış ve saygıydı bu. İnsanların sanata, fikirlerine ya da dine duydukları inanç ve saygı çok önemsenmeliydi, en akıl almaz sanatçı da Yaratanın ta kendisiydi ve onun yarattığı sanatçılar bu şahane yapıları inşa edebiliyordu, en güzel sevgilinin bize sunduğu yaratıcı kullar, daha ne olsun ! Sonra, geçmişte batı tarzı bir estetikle yapılmış tüm Beyoğlu binalarını ve aralarına bizim serpiştirdiğimiz gayrı estetik mimarileri düşündüm. Birileri sanat ve görsel estetik aşkıyla yapılırken, diğerleri rant aşkıyla ya da aceleden yapılmıştı besbelli. Doğu felsefesi bu kadar içsel ve ruhani odaklıyken diğerlerinden çok daha fazlasını yapabilirdi diye düşündüm. Mimar Sinan'ın yaptığı akıllara zarar, sanat şaheseri camilerini ve yapıtlarını hayal ettim. Neydi tüm bu süreci tersine döndüren ya da bizim insanımızı onlardan farklılaştıran bilemedim, belki de bizim de bir rönesansa ihtiyacımız vardı. Senin gözünün önünde, senin ülkende, senin semtinde bu kadar güzel binaları yapan batılılar varken sen hiç mi beslenemedin bu estetikten, daha iyisini yapmak için hiç mi istek ya da ilham duymadın yaşadığın ülkeyi güzelleştirmek için? Bunun cevabı batılının sahip olduğu sermaye gücüne ilişkin bir kısıt olamazdı bizim insanımız için, bunun böyle olmadığını, en azından, masmavi pencereleri, beyaz ve taştan yapılmış iç açıcı mimarisi, cam önündeki rengarenk çiçekleri, kayrak taşlarıyla döşenmiş bahçeleriyle ispatlayan sade, hayat dolu, şirin ve estetik Ege kıyı mimarisinin evleriydi. Belki onlar da batılı bir estetikten beslenmişlerdi ama, estetiğe saygı duyarak ve içselleştirerek devam ettirmişlerdi bu güzelliği, üstelik o devrin imkanlarıyla pahada çok daha az bir bedelle. Sonucu ne mi oldu, su yolunu buldu, Alaçatı ve Bodrum gibi yerlerde o dönemde yapılan mimarileri satın almak için ödeyeceğiniz bedellerle şu an neredeyse Beverly Hills'te müstakil bir ev alabilirsiniz, 'Ars Longa, Vita Brevis', yani, 'Sanat kalıcıdır , hayat kısadır'...
Asmalı Mescit'e ulaşmıştım, orası da İstiklal Caddesi'nin ziplenmiş bir dosya hali. Bu ziplenmiş dosyayı açmak için winzip benzeri herhangi bir program icat edilmedi henüz. Sokakta 3 metre öteye gitmek için neredeyse yaklaşık 5-6 dk. bekleniyor. Sosyetik tiplerden öğrencilere, turistlerden serserilere kadar her tipin yanınızdan geçip gitmesini beklemek zorundasınız bir kaç adım ilerlemek için. Herhangi bir lokantada yer bulmanın bir kaç kilo uranyum bulmakla aynı şey olduğunu fark ediyor insan, 'her yer rezerve abi' bahanesiyle refüze edilerek. Talep o kadar çok ki, tek ya da iki kişi olduğunuzu görürlerse dört kişilik bir masayı ciro kaybını göze almamak için vermiyorlar yerleri de olsa, oturacak insanın konuşma şekline, yapısına ve o lokantanın ortamını güzelleştirebileceğine hiç bakmadan. Beyoğlu'nun mimarisinde olduğu gibi, rant kaygısı burada da üstün geliyor estetiğe. Bu anlaşılabilir bir durum aslında, adam senden bir sanat eseri inşa etmeyecek sonunda, kar edecek, ama sırf rant uğruna ağzından cinsel salyalar akan bir kaç magandayı ağırlayacağıma, varlığıyla benzerlerini çekecek bir ya da birkaç düzgün kişiyi ağırlamayı tercih ederdim kendi işletmemde, bu da bir sanattır ve Ege mimarisinde olduğu gibi uzun vadede o işletmenin gerçek değerini ortaya çıkaracak çok önemli bir değerdir diye düşündüm.
Yanımdan geçen yaşlı çiftin kulağıma çarpan 'Überfüllt' (kalabalık) kelimesiyle Alman bir karı koca olduğunu anladım . Bu yaşlı çift hayatlarının belki de son deminde bu çılgın kalabalığın arasındalardı. Nedir bu insanların motivatörü ya da bizim insanımızı bundan alıkoyan yaşlılıklarında? Yaşama son ana kadar tutunmayı istemiyor muydu insanlar, en canlı örneği karşımdaydı. Onlar gençliklerinde de yaşamışlardı belki de tüm bu eğlenceyi fazlasıyla, şu an o kadar eğlenecek enerjileri olmasa da, zamanın bir gaz lambası kadar kısa ve kaygan iplerine yaşlı pençeleriyle son kez tutunup mutlu olmaya çalışıyorlardı. Bu, kültürden ya da refah düzeyinden kaynaklanan bir durum değildi, bu felsefi bir durumdu benim için. Beşi bir yerdeyi almak için para ayırabilen Ali dede ve Ayşe nine, ömürlerinin son baharında bilmedikleri bir ülkeyi gezip görselerdi, ne de güzel gülerlerdi lisan bilmeden başlarına gelenlere oralarda. Belki de eşlik edecekti Ali dede sazıyla San Marco Meydanı'ndaki bir cafe çalgıcısına etraflarına büyük bir kalabalık toplayarak. Döndüklerinde anlatacaklardı 'O Sole Mio'nun herkesin kalbine işledikleri doğu-batı sentezini rengarenk fotoğraflar eşliğinde. Bir hikayeleri olacaktı böylece tüm çocuklarına ve torunlarına ömür boyu vizyon açacak. Norman Cousins'in sözlerini hatırladım Asmalı'da umutsuzca boş bir masa bakınarak, 'Ölüm yaşamdaki en büyük kayıp değildir, en büyük kayıp yaşarken içimizde ölendir'.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder