İstiklal Cadde'sine yeniden çıktığımda karnımın acıktığını hissettim. Böyle bir caddede yemek yemek için o kadar çok seçenek var ki, aklımda da önceden belirlenmiş bir yiyecek olmadığından karar verebilmek için uzunca bir süre yürümek zorunda olacağımı biliyordum. Yürümeye başladığımda sol ayağımdaki ayakkabının ayak bileğimin arkasını acıttığını fark ettim. Ayaktayken sol ayağın arkasına bakmak zorluyor insanı, kafamı Exorcist filmindeki kız gibi 180 derece döndürmek zorunda kaldım geriye. Kanıyordu ayak bileğimin arkası. Sol bacağımla normal adım atarsam acımaya devam ediyordu, bu nedenle sol bacağımı sürüye sürüye yürümeye başladım yakınlarda bir eczane bulabilmek için. Yürüdüğüm güzergah üzerinde bulamayınca herhangi bir esnafa sormaya karar verdim. Hemen yanı başımdaki küçük fast food dükkanına girdim ve döner tezgahından gelen ısıyla kavruldum. Hava zaten sıcaktı, bir de o ısı çok fena yapmıştı beni. Döner ustasına baktım, saatlerce ayakta duruyor ve o ısıyla burun buruna duruyordu. Böyle bir adam magmaya kadar ıslık çalarak gidip gelebilirdi, ya da güneşe yapılacak ilk insanlı uçuşu gerçekleştiren kişi olabilirdi. Resmen bir mucize duruyordu karşımda ve onun gibi bir sürü meslektaşı vardı etraftaki dükkanlarda. Mucize bana dönüp neşeli bir şekilde 'buyur abi, et mi tavuk mu olsun?' diye sordu. Ne yiyeceğime karar vermemiştim ama hem eczane hem de yiyecek bir şeyler bulmak ve yaralı ayağımla daha fazla yürümemek için 'sandviç ekmeği varsa et döner olsun' dedim. 'Yok abi, bundan var' dedi küçük pidemsi ekmeklerden birini göstererek. Kabul ettim, içine bolca domates koymasını ve kızarmış patates koymamasını isteyerek. Sandviç kelimesini de düşündüm, o da kader ortağı poğaça gibi, sandeviç, sandüvüç, sandöviç gibi çeşitli benzerlerine sahipti. İngiltere'de liman kasabası olan Sandwich'in 4. kontu John Montague tarafından, kumar oynarken oyuna ara vermek zorunda kalmamak için hızlı yenebilecek bir yiyecek olarak icat edilmişti. Muhtemelen lazımlığı da aynı kont icat etmiştir diye düşündüm. Döneri aldım, bir de ayran istedim. Dükkan çok küçüktü, oturacak yer yoktu ve içerisindeki ısı tahammül sınırlarımı aşıyordu. Bir elimde kitap torbası varken dışarıda yürüyerek yemek de zor alacaktı, ancak içeride de duramayacağımdan emindim. Ödeme yapmak için kasaya gittim, 5 TL tutmuştu siparişim. Bir bardak kahvenin aynı fiyata, belki daha da fazlasının ödenerek içildiği bir piyasada oldukça hesaplı bir alışveriş olmuştu, kıyaslamayı böyle yapınca 2 torba market alışverişiyle eve dönüyormuş gibi hissediyor insan. Kasa'daki adama yakınlarda bir eczane olup olmadığını sordum, aldığım cevapla yaklaşık 300 metre daha yürümem gerektiğini anladım ve dükkandan çıktım.
Hangi ülkeden olduklarını anlamadığım ve hayatımda daha önce hiç duymadığım türde müzik çalan, kuru temizlemenin icadından bu yana kendini, elbiselerini ve örgülü saçlarını yıkamamış birkaç müzisyenin etrafında birikmiş kalabalığı geçerek İstiklal Caddesi'ni kesen yokuş aşağı sokaklardan birinde bulunan, üzeri hasır kaplı küçük bodur taburelerin, alçak masaların olduğu çay evlerinden birine oturdum elimdekilerle. Bu tip yerler gösterişsiz ve güzel, burada içilen çay ya da kahvenin en güzel eşlikçisi gösteriş aramayan insanların samimi, bağırtısız çağırtısız, sakin sohbetleri oluyor benim için. Ancak, bodur tabureler ve alçak masalar da Liliput ülkesinde oturuyormuşum gibi hissettiriyor. Karşımdaki masada, kısa kırmızı saçlı, siyah ruj ve ojeleriyle gotik makyajlı bir kız ve anaya babaya uzun vadede bile adam olabileceğine dair en ufak bir ip ucu veremeyecek, keçi sakallı, dazlak ve üzerinde heavy metal gruplarından birinin adının yazılı olduğu bir t-shirt giymiş oğlan birlikte tavla oynuyorlardı. Benzer benzeri çekiyordu, bu ikisi nasıl tanışmış ve sevgili olmuşlardı, ya da kendilerine biçtikleri bu tarz ve modele uygun yaşıyorlar mıydı? Beyoğlu'nun yer altı rock barlarında head bang yaparken kafaları birbirlerine çarpıp tanışmış olabilirlerdi, muhtemelen kız hayata dair tüm asi, serin kanlı duruşunu bir tarafa bırakıp 'Önüne baksana hayvan, kafamı kıracaktın' demiştir. Oğlan da aynı şekilde tüm umursamaz asi metalci kisvesini bir yana bırakıp 'Çok özür dilerim yaa, birşey oldu mu, acıyor mu?' diye kedimsi bir dille cevaplamıştır. Çünkü kendileri değiller, kendilerine biçtikleri rolü oynamaya çalışıyorlar. Kızın oynatacağı tavla pulunu tek, tek ve ağır, ağır sayarak hareket ettirmesinden kazanma ihtimalinin çok az olduğunu anlamıştım, oğlanın da bu zulümün bir an önce bitmesini istediği çok açıktı, belli ki yapacak bir şey bulamayıp tavla oynamaya başlamışlardı. Oğlan kazanır diyordum ama kız da kazanabilir diye düşündüm tavlanın tarihçesi ardındaki gerçeği düşünerek. 1400 yıl önce Hint İmparatoru, Pers İmparatoruna satranç oyununu hediye olarak gönderir, yanına da şöyle bir not koyar, 'Pers İmparatoru'na, kim daha çok düşünüyor, kim daha iyi biliyor, kim daha ileriyi görüyorsa o kazanır, işte hayat budur.' Pers İmparatoru da son derece alim bir vezir olan Büzur Mehir'e durumu anlatıp satranç oyununu çözmesini, sonrasında da Hint İmparatoru'na göndermek üzere yeni bir oyun icat etmesini ister. Vezir satranç oyununu çözer, 10 gün içinde de tavlayı icat eder. Tavlayı Hint İmparatoru'na yanında şu notla gönderirler. ' Hint İmparatoru'na, evet, kim daha çok düşünüyor, kim daha iyi biliyor, kim daha ileriyi görüyorsa o kazanır, ama biraz da şanstır, işte hayat budur !' Kız şansla kazanabilirdi, ama oğlan daha iyi biliyor, daha çok düşünüyor ve daha ileriyi görüyordu. Uzun vadede kendi şansını yaratmak adına çok geçerli bir dayanaktı bu herhangi bir insan için.
Dönerimi ve ayranımı bitirdikten sonra bir bardak çay sipariş ettim kendime içinde bir dilim traş limonla beraber. Bu ince belli çay bardaklarını her elime alışımda A:B.D.'de yaşadığım dönemi hatırlarım, nasıl da hasretini çekmiştim oradayken 'keşke o bardağı elimde tutsam ve Türkiye'de hoş, sıcak bir sohbetin içinde olsam sevdiklerimle' diye. Bir çay bardağı, ülkeme dair her güzel şeyi, kültürünü, mutluluğunu ve sıcaklığını küçücük camının içine nasıl da sığdırabiliyordu, ne kadar küçük bir detaydı ve ne kadar etkiliydi. Uzaklarda sıkılırken o bardak nasıl kıymetlenir, burada ise ne kadar sıradanlaşır, sıradan gibi gelen küçük şeylerin değerini her daim hatırlamak, şanslı olduğuna dair şükretmenin ve kendini mutlu kılmanın çok önemli bir yolu diye düşündüm yeniden. Çayımı içerken, kızın oyunu kazandığını havaya kaldırdığı elleriyle yaptığı şımarık danstan anladım, oğlan deliye dönmüştü sinirinden, hem bilgi ve öngörüsünün değerinin karşılığını alamayarak, hem de bunca süre kızın ağır aksak oyununa ve şanslı zarlarına katlanarak. Kız her halükarda kazançlı çıkmıştı, hem sıkılmamıştı, hem de oyunu kazanmıştı. Oğlan her ikisinden de mahrum olmuştu. İyi bir rakiple oynayarak kaybetseydi en azından oyun boyunca sıkılmamış ve keyif almış olacaktı. Demek ki kaybederken bile, geriye dönüp bakınca 'tüm bu süreç boyunca keyif aldım mı?' diye sormak gerekiyor, kaybederken kazanmak bu olsa gerek diye düşündüm. Bir bardak çaya 1 TL ödeyerek eczaneden yara bantı almak üzere kalktım küçük taburemden.
4. Bölüm geliyor, kalın sağlıcakla...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder