25 Eylül 2010 Cumartesi

Sıkıcı ! (2. Bölüm)

Sıkıcı kişiler birbirlerini de sıkarlar, ancak görünen o ki, bu bile onlara hiçbir şey öğretemiyor.-Don Marquis

Poğaça sorununu aklımdan çıkardım ve küçük bir büfeye uğradım bir paket sigara almak için. Son zamanlarda çeşitli ortamlarda gördüğüm dev boyuttaki çakmaklar ilişti gözüme, bunları kim alır ki diye düşündüm, nasıl bir açık görmüştü de sunmuştu piyasaya bunları üreticisi? Acaba bir araştırma sonucunda 300 kişilik gruplar halinde yapılan toplu seks sonrasında orgazm sigarası içme partileri yapma isteği içinde olan insanların varlığından mı haberdar olmuşlardı ? Bir erkek almaz böyle bir şeyi dedim kesinlikle, kadınlar alabilir, neticede tüm kadınlar yanlarında bavul büyüklüğünde, içlerinde neler olduğunu halen bilmediğim çantalar taşıyorlar. Bu çantaların içine konmak üzere ve aranılan şeylerin daha kolay bulunabilmesini sağlamaya yönelik özel organizer'lar yapılmış, durum bu kadar vahim, çantanın içerisi dev bir kara delik çünkü. Acaba bir günlüğüne bile olsa, kot pantolon cebine sadece bir ruj, bir rimel ve Rio karnavalını andıran anahtarlığından çıkardığı tek bir anahtarı cebine koyarak sokağa çıkma cesareti gösteren bir kadın var mıdır diye geçirdim aklımdan.

Sonra büfecinin durumuna odaklandım,  acaba kaç tanesinde klostrofobi gelişmiştir diye merak ettim o ufacık sıkış sıkış kulübemsi yerde. 'Sıkıcı' kelimesini en güzel açıklayan 2. durumdu büfecinin durumu yaşadığım trafik işkencesinden sonra. Büfecinin müşteriyle sohbet etme şansı da yok, bir büfeciyle müşterisi ne konuşacak ki ?Tek bir cümle ediyor müşteri hangi ürünü istediğini anlatan ve parasını uzatıyor, büfecinin verecek cevabı bile yok, sadece ürünü ve para üzerini veriyor, monoloğun ağa babası. Taksiciler daha şanslı bu konuda diye geçirdim aklımdan. İflah olmaz bir klostrofobik olarak o büfenin içinde hayal ettim kendimi, bir de hep orada yaşamaya mahkum olduğum düşüncesinin beynimi nasıl bir yanmış et parçasına dönüştürebileceğini.  Herhalde görevimin daha ilk saatlerinde panikten kapıdan bile çıkmayı akıl edemeyip küçük büfe penceresinden çıkmaya çalışırdım. Şükrettim halime yeniden ve 'Bir paket kısa ...... light verir misin' dedim 10 TL uzatarak. Para üzerini beklerken, Ortaçağ Avrupası'nda soğanların ödemelerde kullanıldığı geldi aklıma. Nasıl bir ödeme şekli geliştirmişlerdi ki soğanlarla? Cücüğünü para üzeri olarak mı veriyorlardı? Ya da merkez bankası tedavüle yeni para süreceği zaman taze soğan mı sokuyordu devreye? Para üzerini ve sigarayı alıp 'sağol' dedim, 'sen de sağol abi' dedi. Çok sıradan da olsa bir diyalog oluşmuştu, tuhaf bir sevap duygusu gibiydi benim için.

Yaklaşık bir saat içinde işlerimi halledip otoparka geri döndüm. Oto yıkama görevlisi aracın anahtarını uzatırken anlamsız bir şekilde sırıttı suratıma, niye sırıtıyor bu adam diye düşünüyordum ki, masaj salonu kartını sürücü koltuğunda görünce anladım neden sırıttığını. Bu öyle bir durum ki, hiç tanımadığın bir adama bile açıklama yapmak zorundaymışsın gibi hissediyorsun kendini aklamak için. Bir şeyler söylemek için ağzımı açtım ve sonra vazgeçip kapattım, daha önce kurguladığım açıklama senaryosu aklımdan uçup gitmişti bile. Koltuğun üzerinden kartı alıp 'bunu da atıverin bir zahmet ' dedim, daha bariz sırıttı. Alaycıdan çok 'sinsice' bir sırıtma olarak algıladım bunu, neticede atabileceği kartı, sürücü koltuğuna özellikle koymuştu ve muhtemelen kart üzerindeki numarayı da kendisi için bir yerlere kaydetmişti. Sinsi, garip bir kelime, sin kelimesi ingilizcede günah, sinsi kelimesi de günahsı gibi bir anlam barındırıyor içinde sanki. Arabaya bindim, hiç bitmeyecek gibi gelen sarmal, karanlık otopark katlarından tırmanıp Beyoğlu'na doğru yola çıktım.

Beyoğlu her zamanki mahşer yeri görüntüsündeydi. Sanki dünya üzerindeki tüm alakasız, marjinal tipleri dev bir uzay gemisiyle oraya bırakmışlar gibi. Gördüğüm her manzara yönetmen Louis Bunuel'in sürrealist filmlerinden alınmış sanki. 'İnsan kendini hiç bir yerde, karıncalar gibi kaynaşan kalabalığı yarıp geçtiği zaman ki gibi yalnız hissedemez' demiş Goethe. Çok doğru söylemiş diye düşündüm, kalabalıkların bana hissettirdiği hep bu oldu. İlk amacım bir kitapçıya gitmekti, büyük kitap dükkanlarından birine girdim ve kitap reyonları arasında gezmeye başladım. Kitapların arka kapaklarında  yapılan 'Muhteşem, yine nefes nefese kaldım ve bir çırpıda bitirmek istedim' gibisinden yapılan eleştirmen yorumlarının satış üzerinde ne kadar etkisi var diye düşündüm, bence etkili oluyordur, yorumu yapanın kim olduğunu bilmese bile 'vay be, önemli bir adamdır bunu yazan arka kapağa koyduklarına göre, kesin iyi kitapdır bu' diye alan bir sürü tüketici vardır. Arka tarafımda dükkan içindeki koltuklarda oturmuş ve reyondan aldıkları kitapları okuyan insanları gördüm. Neticede kitap da satışa sunulmuş bir ürün ve okuyunca onu tüketmiş oluyorsunuz.  Buna neden izin veriliyor diye düşündüm, bir süpermarketin ortasında oturup reyonlardaki malların ambalajlarını açıp, içindekileri tüketip  , sonrasında da ambalajlarını rafa yeniden koyamıyoruz. Kitabı bu şekilde bedava okuyunca da, hem yazarı, hem yayın evini, hem de dükkanı  gelirlerinden etmiş oluyoruz, kleptomaninin legalize edilmiş hali bu diye düşündüm. Bir kitap beğendim, parasını ödedim ve çıktım İstiklal Caddesi'ne yeniden.

3. bölüm geliyor, kalın sağlıcakla...

1 yorum: