9 Kasım 2010 Salı

Sıkıcı ! (11. Bölüm)

Tartışmayın ! Kazanamazsınız, bir kadını tartışmada yenemezsiniz. Erkek olarak bizler tartışma konusunda özürlüyüzdür, çünkü söylediklerimizin bir anlam ifade etmesini isteriz. - Chris Rock


Midyeleri mideye indirmiştim, aklıma çeyrek ekmeğe bol acılı bir kokoreç fikri geldi ama hemen attım zihnimden. Eve nasıl dönerim diye düşünmeye başlamıştım. Bu saatte Beşiktaş ya da Kabataş üzerinden vapur ya da motor seferi yoktu. Ya Beşiktaş'a inip taksi-dolmuş türü bir şeyle Üsküdar'a gidecektim ve oradan da bir taksiyle Ataşehir yapacaktım, ya da doğrudan Beyoğlu'ndan taksiyle gidecektim. Üsküdar-Ataşehir arası taksi ücreti zaten Beyoğlu-Ataşehir arasıyla aynı şeydi neredeyse, artık gece-gündüz tarifesi farkı da olmadığı için taksiyle geçmeye karar verdim. Cadde boştu ve geçen bir taksiyi yakalamak üzere beklemeye başladım yol kenarında. O sırada hemen yanıma orta yaşlı iki kadın geldi ve park etmiş bir arabaya yaslanarak sigaralarını yaktılar. Her ikisi de huzursuzca ayaklarını tempo tutar gibi yere vuruyor ve sigaralarını hızlı hızlı üflüyorlardı. Aralarında tartışmaya başladılar öncesini bilmediğim bir konuda. 'Hiç çekemem senin afranı tafranı' dedi birisi. 'Ben de bayılıyordum zaten seninle takılmaya, bu gece gösterdin zaten ne b.k olduğunu' dedi ötekisi. Uç noktada iki tatminsiz kadın olduklarını hemen anlamıştım. En tehlikeli tipler bunlardır, 5000 tanesi bir savaşta en ön cephede değerlendirilse, dünyanın en güçlü ordusunun bile yarım saat içinde beyaz bayrak açacağından eminim. Boş bir taksinin gelmekte olduğunu görünce elimi kaldırdım, taksi yanaştı ve durdu. Tam kapıyı açmak üzere hamle yapmışken histeri krizindeki bu iki Amazon savaşçısının hemen arka kapıyı açıp binmeye çalıştıklarını fark ettim. 'Pardon, taksiyi ben çevirmiştim' dedim umutsuzca. 'Neyi sen çevirdin be, biz senden önce geldik buraya, uyanığa bak !' dedi bir tanesi poposuyla arkadaşını ittirip arka koltuğa yerleşmeye çalışırken. Bu cümleyi öyle çemkirerek söyledi ki, sanki bir lav makinesinden çıkan alev topu yüzümü yalayıp geçti. Taksinin ön kapısını hemen kapattım, yenilginin kaçınılmaz olduğunu biliyordum zaten, pişkinlik böyleleri için bir yaşam, bir varoluş biçimiydi. Feministler bunlara da kol kanat geriyorlar mı acaba diye geçirdim içimden. Taksi hareket etti ve açık olan arka camından 'Ay dursana be adam, geri git geriii' diye bir bağırtı duydum. Taksi geri geri üzerime doğru gelmeye başladı ve hemen yanımda durdu. Kadınlardan biri arabadan indi ve az önce yaslanmış olduğu arabanın kaportası üzerinde unuttuğu sigara paketini aldı. 'Akıl bırakmadın ki bende' diye söylenerek bindi yeniden arabaya. Kapıyı kapattığında üzerindeki uzun triko tünik benzeri zımbırtının kordonu dışarıda kaldı ve yere sürünüyordu. Sanki kadının o kocaman dili arabaya sığmayıp yoldan geçen birinin gırtlağını sıkmak üzere dışarı çıkmış gibiydi. Fırsatı kaçırmayıp o koca dilin dışarıda kalan kısmına çaktırmadan ayağımın ucuyla bastım. Araba hareket edince dilin dışarıdaki kısmı içerideki kısmıyla vedalaştı, biraz olsun rahatlamıştım.

Yaklaşık 5 dk. sonra boş bir taksi daha buldum ve çevirdim. Arka koltuğa oturdum ve '1. Köprü üzerinden Ataşehir'e gidelim' dedim. 'Sigara içsem rahatsız olur musun abi?' diye sordu şöför. 'Olmam, iç sen, ben de kullanıyorum zaten' dedim. İzin istemesi hoşuma gitmişti. Arka koltukta duran ve güneşten rengi sararmış iki gün öncesinin gazetesine göz attım vakit geçirmek için. Bildiğin haberleri yeniden okumak, tuvalette sıkılmamak için sütun ve satır hesabı yaparak fayansları saymak gibi bir şey, anlamsız ama boşluktan yapıyor insan. Yolu yarıladığımızda şöfor 'Abi taksimetreyi açmayı unutmuşum' dedi. 'Ne yapacağız' diye sordum. '40 TL ver yeter, fazla tutuyorsa ben helal ederim, az tutuyorsa sen' dedi. Yaklaşımı güzeldi ve kabul ettim. Evin önüne gelmiştim, ücretini ödeyip taksiden indim. Bulunduğum bloğun dış bahçe kapısının anahtarını halen yönetimden almadığım için araç otoparkının bariyerini elimle kaldırarak altından geçtim. Zile basıp güvenliğe kim olduğumu ve nereye geldiğimi anlatmaya da üşendiğim için uzun süredir bu yönteme başvuruyordum. Apartmana girdim, posta kutusunda bulduklarımın hepsi doğrudan çöpe göndereceğim şeylerdi her zamanki gibi; üstünde her türlü beyaz eşya markasının adı yazılı olan bir teknik servis firması kartviziti, Dürüm's House gibi uydurma ve kişiliksiz bir adı olan, elini ağzına 'nefis' anlamı vermek üzere götürmüş klişe bir aşçı logosunun bulunduğu dürümcü menüsü broşürü, 'dünya mutfağı menüsü'ne sahip olduklarını slogan olarak yazıp, yengen, kokoreç, krep, waffle gibi üst düzey gurme seçenekler sunan bir diğer menü, başka daireye ait bir ev telefonu faturası, neye yaradığını bilmediğim Ataşehir Bülteni, abartı bir fiyatın üzerinin çizilip, boya koruması-oto cila ve oto kuaför hizmetini sadece 200 TL'ye yaptıklarını anlatan başka bir reklam broşürü.  Ataşehir'deki tüm konutlar düşünülünce, bu kadar kağıt için kocaman bir yağmur ormanı telef edilmiştir diye geçti aklımdan. Broşürleri yeniden posta kutusuna koydum ertesi gün çıkarken sokaktaki çöpe atacağımı düşünürek.

Asansöre bindim, yalnız olduğum için aynada şöyle bir kendime baktım, gözlerim kan çanağı gibi olmuştu. Üzerimdeki gömleğin üzerinde hafif turuncu bir leke olduğunu fark ettim. Şakşuka bana eve kadar eşlik ediyordu anlaşılan. Kapıyı açtım ve eve girdim. Önce salona girip TV'yi açtım ve sonra mutfağa gidip cila olur diyerek bir bira açtım kendime. Neyin cilası ki bu? Teak ağacından yapılma bir ahşap kutuya dönüşmüş kafanın cilası. Kutuyu açsan içi bomboş zaten o an. Biramı alıp TV'nin karşısına oturup ayaklarımı sehpaya uzattım. Kanalları değiştirmeye başladım. Gecenin 2:30'unda tarım ekonomisi ve sübvansiyonlar üzerine bir tartışma, zeka seviyesi 3 yaşındaki bir çocuktan hallice olan bir kadının ödül vaat ederek yaptığı bir kelime tamamlama yarışması, 'TV'de ilk defa' yazısıyla sunulan, ancak gişe hasılatı kırsal bir yazlık sinema seyircisinin ötesine gidememiş 5 yıl öncesine ait bir yabancı aksiyon filmi, iç bayıcı bir fon müziği eşliğinde ağdalı konuşmaların, manalı bakışmaların ve elinde tuttuğu silahla 'Yemin ederim sizi yaşatmam ulannn' diye bağıran bir adamın olduğu yerli dizi fragmanı, hayvanat bahçesinde sıcaktan bunalan 'sevimli yumurcak' yavru ayıların birbirlerini ıslatma görüntülerine dair nitelikli bir 'haber',  dövme yapımıyla ilgili bir belgesel, kendi takımında dahi oynamayan sağ bek futbolcunun Milli Takım'da ne işi olduğu üzerine ağızlarından tükürükler saçarak tartışan 3 adam. Kesinlikle daha sıkıcı olamazdı. Groucho Marx, 'Televizyonu son derece eğitici buluyorum, ne zaman birisi onu açsa odama gidip kitap okumaya başlıyorum' diyor. Ben de öyle yapabilirdim ama bu kafayla konsantre olamayacağımı da biliyordum.

Sevgili dostum Vedat Özdemiroğlu 'Kişisel Anayasam' adlı yazısında 'Rüya, ruhun sineması... Kendimizle yalnız kalmamızın ödülü...Görüntülü hayal...Gerçeğin safiyane yorumu' diyordu. Günün sonunda en haklı olan oydu, salondaki üçlü koltuğa uzanarak TV'nin sesini kısıp ninni kıvamına getirdim ve ne kadar çok detayın sığdığını düşündüğüm bu günün nihayetinde ruhumun sinemasını seyretmek üzere kendimi bıraktım derin olmasını umduğum bir uykuya...

Gün bitti ve Sıkıcı ! yazı dizisi de bitti, yepyeni bir yazı dizisiyle görüşmek üzere, kalın sağlıcakla...

1 yorum:

  1. uslübün gözüme çarptığı yazıları okumayı seviyorum..

    YanıtlaSil